“İnsan çocukluğunda neyi solursa ömrü boyunca onunla nefes alıyor”
Feruz Ertürer, 75 yılı aşkın fotoğraf serüveninin retrospektifini ve aile arşivinden seçkileri, 16 Ağustos’a kadar Bulgur Palas’ta izleyiciyle buluşturuyor. “Baktığı Yerde Başka Bir Dünya” sergisi, gündelik yaşam sahneleri aracılığıyla dönemin sosyal ve kültürel izlerini yansıtırken, sanatçının özgün bakışını da görünür kılıyor. Daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış fotoğrafların yer aldığı sergiden hareketle, analog dönemin nostaljik atmosferini ve Ertürer’in fotoğrafçılık anlayışını kendisiyle konuştuk.
Röportaj: Nihan Özgen Meleke - Fotoğraflar: Feruz Ertürer - Sergi Fotoğrafları: bkz İletişim

Fotoğrafla ilk tanışmanızın ailenizin fotoğraf geleneği ile ilişkili olduğunu öğrendik. Biraz o günlerden bahseder misiniz?
Ben fotoğrafı sonradan seçmedim, Adapazarı’nda Fotoğrafçı Ahmet Ertürer’in oğlu olarak fotoğrafın içine doğdum. Çocukluk yıllarım karanlık odada kimyasal kokusu, cam negatifler ve makineler arasında geçti. Babam işini ciddiye alan, fotoğrafını çektiği insanların iyi görünmesi için onlara yardımcı olan, kendine özgü bazı özel teknikler geliştiren tanınmış bir fotoğrafçıydı. Adapazarı’nda herkes onu “Şipşak fotoğrafçı”, nam-ı diğer Alaminütçü Ahmet Bey olarak tanırdı. Ağabeyim Mümtaz Ertürer ise babamdan devraldığı mirası bir adım ileriye, mesleğin ötesine taşıyıp sanat formuna dönüştürerek, sadece Adapazarı’nda değil, Türk fotoğrafında da bir merhale olan “GRUP-5”in kurucularından biri oldu.
Erken yaşta ışığı, çerçeveyi, konulara yaklaşımı ve hepsinden önemlisi bakmayı öğretti bana. Bugün hala makineyi elime aldığımda o titizlik, refleks olarak devreye girer. Karanlık odaya ilk kez tek başıma girdiğim günü de hiç unutmam. 15 yaşındaydım. Meraklıydım. Elime geçen her şeyi çekmeye başladım. Negatifin kâğıt üzerinde yavaş yavaş belirmesi bana bir mucize gibi gelmişti. Demek ki insan çocukluğunda neyi solursa ömrü boyunca onunla nefes alıyor.

Sergiye geçecek olursak “Baktığı Yerde Başka Bir Dünya” başlığından hareketle; fotoğraf, gördüğünüzü belgelemek mi yoksa gördüğünüzü yeniden kurmak mı?
Fotoğraf benim için hem tanıklıktır hem de konuya kattığım yorumdur. Ben hiçbir zaman çektiğim konuya müdahale etmedim, seçtiğim çerçeve/konu zaten kendisi anın bir temsili. Anlamı, duyguyu orada, o an bulduğum için deklanşöre bastım. Fotoğraf makinesi mekanik olarak gerçeği kaydeder; fakat fotoğrafçı, o gerçeğin içinden bir dünya seçer. Neyi dışarıda bırakacağım, neyi çerçevenin içine alacağım, bu da bir nevi kurgu.
Sergi için arşivinizi tarayıp fotoğraf seçmekte zorlandınız mı? Hazırlık sürecinde nasıl bir çalışma yürüttünüz?
Yaklaşık bir yıl önce sevgili kızım Gülden Yılmaz, arşivimi artık bir kitapta toplamayı teklif etti. Bu teklif sergiye de önayak oldu. Uzun yıllardır tanıdığım çok kıymetli dostum, küratör Murat Gür ve yeğenim Enis’le birlikte işe koyulduk. Yetmiş beş yılı aşan bir arşivden seçim yapmak kolay değil. Binlerce kare… Bu süreçte öncelikle erken dönem çalışmalarıma odaklandık. Yıllardır çok iyi koşullarda sakladığım yaklaşık 500 negatif elden geçti. Murat Bey negatiflerin taratılması, görüntülerin iyileştirilmesi, seçilmesi ve baskıya hazırlanması süreçlerinin yürütülmesini sağladı. Hem sergi hem de kitapta sanat yönetmeni ve küratör olarak, çalışmaların en ince ayrıntısına kadar çok emeği var. Kitapta 143 fotoğraf, sergide ise 69 eser yer aldı. Kitabın ve serginin hikayesini kaleme alan sevgili Nurten Yalçın Erüs’le düzenli olarak bir araya geldik. Her fotoğrafın çekildiği dönemi ve o fotoğrafın hikayesini anlatmaya çalıştım; kolay olmadı, 1950’lere kadar uzanıyor fotoğraflar. Zamanın içinden geçmek gibiydi.

Fotoğraflarınız hem dönemine ayna tutan belgeler hem de geleneksel bakışın dışına çıkan özgün denemeler içeriyor. Belgesel ile sanatsal anlatım arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?
Ben hayatı olduğu gibi çektim fakat “olduğu gibi” dediğimiz şey aslında benim gözümden bir estetik filtre barındırıyor. Sokaklar, meydanlar, insanlar… Bunlar ilk bakışta belge yanı ağır basan fotoğraflar gibi görünür. Ama bir gölgeyi soyut bir forma dönüştürdüğünüzde ya da hurdalıkta borularla bir ritim yakaladığınızda, fotoğraf sizin estetik bakışınızın ürünü olur. Sanatsal anlatım için açıkçası bir çaba göstermedim. Ben dünyayı algıladığım tarzı fotoğraflara yansıttım. Sanat ile belge arasında bilinçli, net bir sınır çizmedim. Teknik ressamlık eğitimimin, mesleğimin de bunda etkisi oldu; çizgi, oran ve denge duygusu fotoğrafa doğal olarak yansıdı.
Panayırlar, meydanlar, sokak satıcıları, kutlamalar ve çocuklar... Fotoğraflarınızda kamusal alanın güçlü bir temsili var. Sizi özellikle bu sosyo-kültürel izlerin peşine düşüren neydi?
Panayırlar, meydanlar, sokak satıcıları, kalabalıklar. Bunlar özel olarak “konu seçtiğim” yerler değildi. Hayat zaten oradaydı. Ben de hayatın olduğu yere gittim. Sanırım bunda büyüdüğüm çevrenin de etkisi var. Küçük şehir hayatında sokak, evin devamı gibidir. İnsanlar birbirini tanır, hayat dışarıda yaşanır. Panayır kurulduğunda herkes oradadır; bayram olduğunda meydan dolar. O atmosferi kaydetmek istedim. Ama sadece belge olsun diye değil, aynı zamanda o günün ruhu kaybolmasın diye. Sokakta insanlar, çocuklar rol yapmazlar, en doğal hâlleriyle oradalar. Ben de onlar gibi hikâyeyi büyütmeden, dramatize etmeden göstermek istedim. Belki de mesele şu: Ben olağanüstü anların peşinde olmadım. Olağan olanın içindeki yoğunluğu aradım.

Kalabalığın içindeki küçük anları seviyorum. Mesela bir panayırda herkes dönme dolaba bakarken, ben kenarda bekleyen çocuğa takılırım. Bir meydanda tören yapılırken, töreni izleyen yaşlı adamın yüzü ilgimi çeker. Büyük olaydan çok, o olayın içindeki insani detayı ararım. Çünkü bana göre fotoğraf orada başlıyor. İnsan nerede yaşıyorsa, nerede nefes alıyorsa, fotoğraf da orada olmalı diye düşündüm hep.
Hayatın daha ağır aktığı bir dönemde, Adapazarı ve İstanbul’da çektim fotoğrafları. Şu an gelinen kent yaşamı ile mukayese edildiğinde fotoğraflarım, sadece bir dönemin tanıklığı değil, bu dönemin izlerinin de insani ifadesi.

Analog üretimlerinizde karanlık oda süreci ne ifade ediyor? Negatiften baskıya uzanan aşamada müdahale sınırlarınızı nasıl belirlediniz?
Karanlık oda benim için sadece teknik bir aşama değildi; fotoğrafın gerçekten “oluştuğu” yerdi. Çekim anı heyecanlıdır ama asıl karşılaşma karanlık odada başlar. Negatifi ışığa tuttuğunuzda bir ihtimal görürsünüz; agrandisörün altında o ihtimali gerçeğe dönüştürürsünüz. O süreçte zaman yavaşlar. Kimyasalların kokusu, kırmızı ışık, bekleme anı… Hepsi fotoğrafın parçasıdır. Baskı aşamasında müdahalem sınırlıydı. Çerçeveyi çekim anında kurmaya çalıştım. Bu yüzden sergideki hemen hemen bütün fotoğraflar kırpılmadan sergilendi. Çünkü karar deklanşöre bastığınız anda verilir, karanlık oda o kararı dönüştürür ama değiştirmez. Kadrajda olmayan bir şeyi eklemek ya da olanı yok etmek gibi bir yaklaşımım olmadı hiç.

Serginin ilk katında aile arşivleriniz, kişisel belgeleriniz ve karanlık oda ekipmanlarınız yer alıyor; ayrıca Küratörünüz Murat Gür’ün, Coşkun Aral, İzzet Keribar ve İbrahim Zaman gibi ustaların sizin için kaleme aldığı metinler bulunuyor. Meslektaşlarınızın gözünden kendinize bakmak size ne hissettirdi?
Açık söyleyeyim, insanın kendi hayatına dışarıdan bakması kolay değil. Hele ki bunu yıllardır saygı duyduğunuz isimler yapıyorsa… Yıllarca fotoğraf çektim ama kendimi anlatma ihtiyacı duymadım. İşimi yaptım, negatiflerimi sakladım, baskılarımı aldım. O yüzden aile arşivimin, kişisel belgelerimin, kullandığım makinenin ve agrandisörün bir sergi mekânında yer alması bile başlı başına duygusal bir tecrübeydi.

Murat Gür’ün bu süreci ele alış biçimi benim için çok kıymetli. O sadece fotoğraflara değil, hayata da baktı. Arşivin içinden bir hikâye çıkardı. Bu, benim tek başıma yapabileceğim bir şey değildi. Bazen insan kendi ürettiklerinin değerini ya da bağlamını dışarıdan bir göz söyleyince daha iyi görüyor. Coşkun Aral, İzzet Keribar ve İbrahim Zaman gibi ustaların kaleme aldığı metinleri okumak ise ayrı bir duygu. Yıllarca benzer alanda üretim yapmış, birbirimizin işlerini görmüş insanlarız. Ama birinin sizin fotoğraflarınıza bu kadar dikkatle bakıp düşünmesi, onları kendi cümleleriyle yorumlaması insanı hem onurlandırıyor hem de ona sorumluluk yüklüyor.
En çok şunu hissettim: Demek ki yaptığım işler bir yerlerde karşılık bulmuş. Ben fotoğraf çekerken büyük iddialar peşinde değildim. Sokağa çıktım, gördüğümü içimden geldiği gibi çektim. Şimdi dostlarımın o fotoğraflarda bir tutarlılık, bir bakış disiplini, bir dönem tanıklığı görmesi beni mutlu etti.

Sergide yer alan çocuk portreleri ve günlük hayat sahneleri hem tarihsel hem duygusal bellek taşıyor. Sizce bir fotoğrafın zamansız olmasını sağlayan en temel unsur nedir?
Çocuk portrelerine ya da gündelik hayat sahnelerine baktığınızda, elbette dönemin izlerini görürsünüz: kıyafetler, sokak dokusu, bir panayırın detayları… Ama eğer o karedeki duygu hâlâ bugünün insanına temas edebiliyorsa, işte orada zamansızlık başlar.
Ben hiçbir zaman “ileride değerli olsun” diye fotoğraf çekmedim. O anın içindeki samimiyeti aradım. Çocuğun bakışı gerçek mi? Sokaktaki insan kendi hâlinde mi? Işık, sahneyi zorlamadan mı düşmüş? Eğer bu soruların cevabı içime siniyorsa, fotoğraf zaten zamana direnme gücüne sahip oluyor. Zamansızlık biraz da sadelikle ilgili. Gereksiz dramatizasyondan uzak durmaya çalıştım. Ne duyguyu büyüttüm ne de küçülttüm. Hayat nasılsa öyle bıraktım. Çünkü yapay bir etki çok çabuk eskir. Samimi olan ise kalır.

Bugün genç fotoğrafçılar hız, dijital üretim ve görsel bolluk içinde çalışıyor. Analog çağın ustaları olarak sizlerin bakışından bugünün fotoğrafçılarının öğrenebileceği en önemli şey nedir?
Teknoloji değişti, hız arttı, imkânlar çoğaldı. Buna itirazım yok. Ama fotoğrafın özü hâlâ aynı yerde duruyor: bakışta. Analog dönemde her kare kıymetliydi. Film sınırlıydı, baskı zahmetliydi. O yüzden deklanşöre basmadan önce durur, düşünür, gerçekten o kareye değip değmeyeceğini tartardık. Bugün dijital üretimde bu fiziksel sınır yok ama zihinsel sınır hâlâ gerekli. Belki genç fotoğrafçıların en çok öğrenebileceği şey bu: Yavaşlamak. Eskiden az çekip çok düşünürdük; bugün çok çekip daha da fazla düşünmek gerekiyor. Asıl mesele üretim sayısı değil, seçme cesareti.
Bir diğer konu da sabır. Analog süreçte sonucu hemen göremezdiniz. Negatifin banyosu yapılır, kurutulur, baskı alınır… Fotoğrafla aranıza zaman girerdi. O zaman, görüntüye duygusal mesafe kazandırırdı. Bugün her şey anında ekranda. Bu çok büyük bir kolaylık ama aynı zamanda tehlike. Hemen paylaşmak yerine, biraz beklemek bazen fotoğrafı kurtarır.
Bir de şunu söylemek isterim: Teknik her zaman öğrenilir. Yazılım da öğrenilir, ekipman da. Ama bakış kolay öğrenilmez. Bakmak, gerçekten bakmak, insanı ve mekânı anlamaya çalışmak… Bu biraz hayatla kurduğunuz ilişkiyle ilgilidir. Sokakta yürürken neye dikkat ettiğiniz, insanlara nasıl yaklaştığınız, dünyayı nasıl okuduğunuz… Teknoloji değişmeye devam edecek. Ama iyi fotoğraf her zaman aynı soruyu soracak: Gerçekten gördün mü, yoksa sadece baktın mı?

Sizce iyi bir fotoğrafçının olmazsa olmaz özelliği nedir?
Bence en temel özellik meraktır. Gerçek bir merak. İnsanlara, hayata, sokaktaki küçük ayrıntılara karşı bitmeyen bir ilgi… Eğer merak yoksa fotoğraf kısa sürede tekrar eder. Merakın yanında sabır gelir. İyi bir fotoğrafçı acele etmez. Anı zorlamaz, bekler. Işığın yerini bulmasını, insanın doğal hâline dönmesini bekler. Bazen en iyi kare, çekmediğiniz kareden sonra gelir. Bir de dürüstlük önemli. Hem kendine hem görüntüye karşı. Fotoğrafı olduğundan büyük göstermek, duyguyu abartmak, dramatize etmek kolaydır. Ama sade kalmak zordur. İyi fotoğrafçı, kendini geri çeker; fotoğrafı öne çıkarır.
Teknik bilgi elbette gereklidir. Işığı, kompozisyonu, tonu bilmek gerekir. Ama teknik, bakışın hizmetinde olmalı. Tersi olduğunda fotoğraf gösterişli olur ama kalıcı olmaz. Son olarak tutarlılık… Bir fotoğraf iyi olabilir. Ama bir fotoğrafçıyı iyi yapan, yıllar boyunca sürdürülen bakış disiplinidir. Aynı duyarlılığı, aynı ciddiyeti koruyabilmektir.

Okurlarımız için eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Fotoğraf bana şunu öğretti: Aynı yere baksanız bile her seferinde başka bir dünya görebilirsiniz. Çok üretin ama kendinizi dinleyin. Başkalarına benzemek kolaydır; kendi bakışınızı bulmak zaman ister. O zamanı kendinize tanıyın.
Sonuçta fotoğraf, sadece gördüğünüzü kaydetmek değildir. Hayata nasıl baktığınızın ifadesidir. Eğer bakışınız samimiyse, fotoğrafınız da samimi olur. 90 yaşıma geldiğim bu dönemde geriye baktığımda fotoğrafa hiç ara vermediğimi görüyorum. Çekmediğim zamanlarda bile mutlaka sergiler, kitaplar, sunumlar, sohbetlerin peşinde oldum. Fotoğrafın dünyasından hiç kopmadım. Fotoğraf benim için bir tutku. Ancak böyle olduğunda muvaffak oluyorsunuz.
Sergi ve kitap projesinde de beni dinleyen, anlayan aile fertlerim ve dostlarla çalıştım, bu da büyük bir ayrıcalık. Sizi iyi tanıyan liyakatlı insanlara güveniyorsunuz ve ortaya da güzel bir iş çıkıyor. Hepsinin ayrı ayrı kattığı çok şey var. Etrafınızda güvendiğiniz, saygı duyduğunuz, tecrübeli ve işinin ehli insanların görüşlerine değer verin her zaman. İnsanı merak ve öğrenme tutkusu yaşatıyor, bir şeyleri elinden geldiğince iyi yapmak, değer katmak, buna paylaşmayı da eklerseniz yaşamınız anlam kazanıyor.




