Türkiye'nin en genç fotoğraf dergisi

Makale

Röportaj: Fethi Karaduman

Hiç hayal etmediği, hatta bir zamanlar nefret ettiği işi yapıyor. Çok enteresan ama… Bu işi çok iyi yapıyor. İnsan hayalini kurmadığı, peşinde koşmadığı, deli gibi eğitimler almadığı bir alanda nasıl bu kadar iyi olabilir? Yetenek mi dersiniz? Bakış açısı mı? İletişim mi?

Bugüne kadar sayısız röportaj fotoğrafı, çeşitli proje fotoğrafları çekti, ünlü – ünsüz birçok modeli fotoğrafladı. Fethi Karaduman, en çok da Ayşe Arman’ın röportaj fotoğrafçısı olarak anıldı ki biliyorsunuz Arman’ın röportaj kareleri kendilerinden epey söz ettirir. Fethi’yi daha yakından tanıdığımız bu röportajda, ondan stüdyo fotoğrafçılığı ve ışık kullanımıyla ilgili küçük ipuçları almayı tabi ki unutmadık.

“İletişim ve Işık! İşte Bütün Mesele Bu!”

Röportaj: Nihan Özgen

Fotoğraflar: Fethi Karaduman

Fethi bize biraz kendinden bahseder misin? Fotoğrafçılığa ne zaman başladın?

Ben fotoğrafçılıktan pek haz etmeyen biriydim. Daha ismimi yazmadan önce vermişler kalemi elime, resim çizmeye başlamışım ve bir yeteneğim olduğu ortaya çıkmış. Ben ilk ve ortaokulu yurtdışında okudum, eğitim sistemleri farklı biliyorsun. Dolayısıyla benim bu yeteneğimin üzerinde durdu öğretmenlerim. Çizim yeteneğim daha da gelişti orada.

Daha sonra lise için Türkiye’ye geri dönmem gerekti. Döndüğüm zaman yatay geçişle Türkiye’nin en iyi liselerinden birinin Fen – Matematik bölümüne yazıldım. Ve orada çok zorlandım.

Çizime devam ettin mi?

Şöyle söyleyeyim, herkesin kareli matematik defterleri vardır ya… Benim ön iki sayfası ders notları, arka 50 sayfası çizim… Derslerde resim çizerdim yani. Hocam beni Resim Heykel Müzesi’ne götürdü, orada ders aldım. Dolayısıyla resim çizen biri olarak, fotoğraf çekimi bana hep hazıra konmak gibi gelirdi. Kolay bir işti. Bir Caravaggio tablosu çok daha efor gerektiren bir iş mesela… Hep nefret ettim fotoğraftan, belli bir yere kadar…

Peki, o yere nasıl geldin?

Okullar bitti, askerlik bitti, on yıl kadar memuriyet dönemim oldu. O dönemde karşıma şans eseri bir şey çıktı. Benim bir iş arkadaşım analog fotoğraf makinesini bana satmak istedi. Benim de fotoğrafla alakam yok. Dedi ki “Sen resim çiziyorsun ama vakit ayıramıyorsun. Bence sen çok güzel fotoğraf çekersin. Al, dene, beğenmezsen geri ver makineyi…” Ben de zorla o makineyi aldım. İki makara film çektim. Onları tab ettiğim gün, herhalde fotoğrafa başlamış olduğumu söyleyebilirim. Bundan sonra ilk makinem olan Canon 10D’yi aldım.

Daha sonra bir eğitimin var mı fotoğraf alanında?

Yok. Aslında alaylıyım. Yurtdışında yüksek mimarlık okudum. Bitirmeden bıraktım. 

Merak ettim, fotoğraftaki yolculuğun nasıl oldu? Nerelerden geçtin?

Bir yıl boyunca kendimi keşfetmeye çalıştım. Biraz portre üzerine yoğunlaştığımı gördüm. Bilinçsiz olarak portrede kurgu yapıyordum. Kostümlerle vs. devamlı bir hikaye anlatmaya çalışıyordum. Evde, floresan ışıklarla veya pencere kenarında portre fotoğraflar çektim ama sadece hoşuma gittiği için… Bir şey okuyup deneyerek değil… Sonra internette bloglara girip incelemeye başladım. Derken bir arkadaşım Mehmet’i (Turgut) çok yakından takip ediyordu, büyük fanıydı.  “Bak” dedi, “sen böyle çekimler yapıyorsun ama böyle bir adam da var Türkiye’de…”

Vayyy!

İşlerini inceledim. Çok hoşuma gitti. O dönem yapmaya çalıştığım şeylerin profesyonelleri, stüdyo ortamındaki halleriydi. Arkadaşımla gittik tanıştık. Bir anda dostluğumuz başladı.

Ankara’dan İstanbul’a beraber mi geldiniz?

Mehmet benden önce geldi. Benim o dönemde iş yerimden ayrılmam biraz zordu. İki yıllık bir bekleyişim oldu. Daha sonra İstanbul’a Mehmet’in yanına geldim. O gün bugündür beraber çalışıyoruz.

Peki, hep mi stüdyo çalıştınız ikiniz? Böyle bir karar var mıydı?

Yok, mekanlar farklı ama hep bir kurgu oldu. Doğa veya sokak fotoğrafçılığından farklı… Ha orda da müdahaleler olmuyor mu, oluyor… Ama anın geri dönüşü yok. İşin içinde biraz şans da var…

Şans demeyelim bence…

Yok, yok sen ne kadar kurgulasan da an değişebiliyor. Buna örnek olarak iki fotoğrafım var. Uzun zamandır üzerine çalıştığım bir projede bir model ile çalıştım. Saçı makyajı yapıldı. Giyeceği kıyafet ve aksesuarı hazırdı. Fotoğrafı çektim. Bu arada soyunma odasında bir elbise dikkatimi çekmişti, sırtı açık. Kız da çok zayıf, kaburgaları sayılıyor. Ve balerin gibi hareket ediyordu. O elbiseyle de birkaç kare aldık. Siyah beyaz fotoğraf ödüllerinde ödül aldı o fotoğraf. Benim de en sevdiğim fotoğraflarım arasında artık. Yani benim üzerinde yıllarca çalıştığım, hayal ettiğim fotoğraftan daha etkileyici olan, o anda gelişen, o an aklımıza gelen fotoğraf oldu. Yani tamamen şans eseri.

Hatta iletişimimiz sayesinde benim istediğim pozdan daha fazlasını verdi. Boynunu uzat dedim, uzattı, uzattı. Ama sırtındaki omurları kendisi çıkardı. Benim istediğim şeyi fark etti ve bana o görüntüyü verdi.

Röportaj fotoğraflarını farklı bir bakış açısıyla çekmeye başladın. Mesela Ayşe Arman, özellikle fotoğrafları çok ilgi çektiği için çok takip ediliyor.

Evet, doğru. Mehmet’le röportaj fotoğraflarına baktığımızda sadece şunu görür olmuştuk: İki insan kahve içiyor, ortada bir tane cihaz. Aslında her insanın röportajında bir spot cümlesi ve bir hikayesi var. Onu fotoğrafın göstermemesi bize batıyordu. Çünkü fotoğrafın da bir şeyler anlatıyor olması gerekiyor. Ayşe’nin röportaj fotoğraflarında bu var.

Ama röportaj fotoğrafları, fotoğrafçının gidip konuyu bilmeden çektiği fotoğraflar oluyor genelde değil mi?

Evet. Bense öncesinde kimi çekeceğimi ve konuyu öğreniyorum. Bir kitap mı yazdı, bir film mi çekti… Sonra kafamda bir kare canlandırıp o kareyi orada çekmeye çalışıyorum.

Peki, stüdyo fotoğrafçılığı demişken, diyelim bir ünlüyü çekeceksin… Nasıl bir hazırlık aşaması oluyor?

Kimi çekeceksem önce onun bir araştırmasını yapıyorum. Kafamda bir şeyler canlanıyor. Bu canlanan şey kostüm olabilir, senaryo olabilir, elinde tutacağı bir obje olabilir veya mekan olabilir… Daha sonra çekeceğim kişiye bunları anlatmam lazım. Anlatmadan önce de beni tanıması gerekiyor. Yaptığım işteki bir numaralı kural “iletişim”. Yani karşınızdakiyle iyi bir iletişim kuramazsanız fotoğraf da çıkmıyor. Fotoğrafı reddedebiliyor veya poz verirken çekinebiliyor. Bunu engellemek için de oturup konuşuyoruz çekim öncesi. Karşımdaki kişi rahatlarsa işim kolaylaşıyor.

Bu arada sadece modele değil, konuşmanın bana da faydası oluyor. Okuyup araştırdığınız kişi karşınızda konuşurken bambaşka biri çıkabiliyor. Kafanızdaki fotoğraf şekil değiştirebiliyor. Hatta karşı taraftan farklı fikirler bile gelebiliyor. Çekim saatinde de stüdyoya inip çekiyorum.

İlk kimi çektiğini hatırlıyor musun?

İstanbul’da ilk Elele Dergisi için Nehir Erdoğan’ı çekmiştim. O da röportaj çekimiydi. Ahmet Hakan’ın röportajıydı.

“Makineden daha önemli bir şey varsa o da lens ve ışıktır”

Stüdyo fotoğrafçılığı için senden küçük ipuçları alabilir miyiz?

Ben genellikle portre çektiğim için 50mm kullanmayı tercih ediyorum. Veya duruma göre 80mm kullanıyorum. Bunların dışına çok çıkmıyorum ve zoom özelliği olmayan (sabit) lens kullanıyorum.  Bunların lens kaliteleri daha iyi ve distorsiyonu daha az… Makine olarak net bir tercihim yok. Hızlı olabileceğiniz, elinizin alışkın olduğu bir makine ile çekim yapmak uygun olacaktır. Cep telefonuyla bile bazen çok güzel kareler yakalayabiliyorum. Çok klişe olacak ama benim için doğru olan bir söz: “Bir fotoğrafçının kullandığı en iyi makine yanındaki makinedir”. Makineden de daha önemli bir şey varsa o da lens ve ışıktır.

Işık kullanımı konusunda neler önerirsin?

Ben dış çekimde dolgu kullanıyorum. Çünkü doğal ışığı kullanmayı seviyorum. Stüdyoda da paraflaş kullanıyorum. Tabii paraflaşın açıları ve dozajı önemli. Standart kullandığım bir ışık yok. Zaman ve mekana göre değişebiliyor. Sürekli deneme halindeyim.

Seni bulmuşken madde madde sorayım. Paraflaşla ne çekilir?

Sekizgen paraflaş pencere ışığını simule eder. Bu ışığı yukarıdan kullanırsanız, yani boom dediğimiz şey, gölgeler aşağıya doğru uzamaya başlar. Bu da yüzde daha sert bir ifade yaratır. Işığı daha yandan ve bir dolgu ile kullanırsanız bu sefer daha yumuşak bir ifade yakalarsınız. Aynı ışık kaynağını tam alttan verirseniz korku filmlerindeki imaj ortaya çıkar. Yani ışığın açısı vereceğiniz etkiyi çok değiştirir.

Ters ışık?

Ters ışık kullanırsanız, pencere önünde oturuyormuş imajı verir, daha romantik durur. Aynı ışıkta, pozlamayla oynayarak çekim yaparsanız model siluet haline gelir. Modelin üzerinde romantik bir kıyafet var diyelim, ters ışıkla çekim gayet uygun olacaktır.

Ters ışık yapmak için hangi ışığı kullanabiliriz?

Ters ışık yapmak için ister paraflaş, isterseniz bir pencere kullanabilirsiniz. Pencere açıksa ve ışık çok sert geliyorsa, bunu yumuşatmak gerekir. Yumuşatmak için bir tül perde kullanışlı olacaktır. Bir de dolgu olarak köpük kullanmak lazım ki model karanlık çıkmasın.

Peki, doğal ışığı ne zaman daha iyi kullanırız?

Golden hour denilen bir saat var. Güneşin en iyi olduğu saat. Tuba Ünsal’ı mesela sadece o ışıkta çektik.

Ring light nasıl kullanılıyor?

Ring light aynı makyaj aynalarındaki ışık efektini veriyor. O aynayı çıkarıp yerine kamerayı koyarak aynı etkiye sahip olunabilir. Işık modelin üzerinde çok nötr bir şekilde yayılır. Yüzde herhangi bir gölge kalmadığı için yüz pürüzsüz görünür. Göz bebeği küçülür ve göz rengi daha çok ortaya çıkar. Arkadaki gölge yok olur.

Bu beyaz köpüğün açısı nasıl olmalı?

Açı her zaman görüntüde fark yaratır. Köpüğü alttan verirseniz korku filmi efekti vermiş olursunuz. Tam yandan verirseniz, ehh belki iyi durabilir… Biraz daha yukarıdan verirseniz, daha iyi…

Aa bu kitap kapağını da mı sen çektin? (O sırada ekranda Kocan Kadar Konuş kitabının kapağını görüyoruz.)

Evet, ben çektim. Hikayesini anlatayım kısaca: Şebnem (Burcuoğlu) ilk kez gelip kitabın konusunu anlattığında, bunun yüzde yüz bir genç Türk kızı romanı olduğunu söyledi. Kapak için bir fikir alışverişinde bulunduk. Sinopsisi inceledim, tekrar toplantı yapıyoruz… Derken benim aklıma Türk kahvesi falı geldi. Hepimiz çok heyecanlandık. Kahve falının içine Photoshop’la bir çift yerleştiririz dedim. Çiftin siluetini çıkardık, kahve falının içine gömdük.  Kahramanın yüzünü çok göstermememiz gerekiyordu. Şebnem olsun ama Şebnem olduğu belli olmasın istedik. Tüm fikir ve grafik uygulamaları biz gerçekleştirdik. Ve çok enteresan, hiç tahmin etmediğimiz bir şey oldu. İnsanlar kitabın kapağını yüzlerine koyup fotoğraf çekmeye başladılar. Yani ben bu kadrajı yaparken, “hoop alır bunu insanlar böyle tutar” diye bir şey düşünmemiştim. Bu yüzden bu kapak benim en sevdiğim işlerimden biri. Çünkü proje tamamen bize bırakıldı ve sonunda viral oldu.

“Çektiğiniz kişiyle iyi geçinebiliyorsanız, o zaman tercih edilen kişi olmaya başlıyorsunuz.”

Şebnem’le önceden tanışıyor muydunuz?

Hayır. Ama çalışırken iyi bir iletişimimiz oldu. Ben Doğan Kitap’la da çok çalışıyorum. Fox TV ve Hürriyet’le de çalışıyorum. Hürriyet’te sadece Ayşe Arman değil, Sibel Arna ile de çok çalıştım. Şu an yoğunlukla Ayşe ile çalışıyorum. Ünlülerle iyi geçinebiliyorsanız, o zaman tercih edilen kişi olmaya başlıyorsunuz. Bir rahatlık, bir iletişim olması gerekiyor. Yine bak, ne anlatırsak anlatalım işin başı iletişim. Ben Şebnem’le bu iletişimi kurmasaydım, bu fotoğrafı bile canlandıramazdım kafamda.

Gezmeyi sever misin?

Severim tabii ama fotoğraf için şu an gezmiyorum. İş için yurtdışına çok sık çıkıyorum ama o zaman da cep telefonu ile fotoğraf çekiyorum. Makineyi çıkarıp ayarlarını yapana kadar yakaladığın o an kaçabilir. Böyle durumlarda cep telefonu büyük nimet. Profesyonel fotoğrafçılığa geçtiğinizde hobileriniz değişiyor. Mesela fotoğraf artık hobilerim arasında değil. (gülüyoruz)

Planladığın bir proje var mı yakın zamanda?

Modanın Negatif Etkileri (Half Price) adlı bir projem var moda üzerine. Henüz çalışmalar bitmedi. En son bu fotoğrafların arasından bir fotoğrafım Avusturalya’dan ödül aldı. Bu projeyi sergi haline getireceğim. Serginin gelirini, Peta gibi, Türkiye’deki hayvan sever derneklere, insan haklarıyla ilgili yerlere bağışlamayı planlıyorum.

Bu yazı GezginFoto Dergisi'nin 20. sayısından alınmıştır.

Yazdır e-Posta