Türkiye'nin en genç fotoğraf dergisi

Makale

Röportaj: Niko Guido

İş Adamı Necip Yanmaz’dan Fotoğrafa Aşkla Bağlanmış Niko Guido’ya.. Tanıyanlar bilir ama tanımayanlar için kısa bir açıklama yapayım: Niko Guido aslında bir Türk! İsmi Necip Yanmaz. Ama uzaktan bir Yunan gibi duruyor değil mi?

Birkaç ay önce onunla tanışıp röportaj yapmayı istediğimde yurtdışına çıkıyordu, çok meşgul, çok aktif biri… Daha sonra konuştuğumuzda da 7 Ekim için sözleşmiştik. O gün bir tekne turu düzenlemişti ve fotoğrafçılarla İzzet Keribar Boğaziçi Fotoğraf Kupası yapacaklardı. Sabahın erken saatlerinde Beşiktaş’taki Kadıköy Vapur İskelesi’nde kalabalık bir grubun arasında, güler yüzüyle karşıladı beni. Boğazda gün boyu süren tekne gezisi boyunca, onu kısa süreli de olsa ara ara kalabalıklardan kaçırdım ve hemen merak ettiklerimi sordum. Karşımda çok akıcı bir dille kendisini, duygularını, işini anlatan bir adam vardı.

Röportaj: Nihan Özgen

Fotoğraflar: Niko Guido

Niko Guido ile tanışabilir miyiz?

Galatasaray Üniversitesi’ni bitirdim, Boğaziçi Üniversitesi’nde mühendislik okudum. O dönemde rehberlik yapıyordum. Kolay olsun diye Fransızlar bana Niko derdi. Guido da rehber demek. Üniversite sonrası ben mühendislik yapmadım. Hep turizm ve ticaret ile uğraştım… Kendi işlerimi yaptım. Kırk yaşına geldiğimde sıkıldım, birçok insanın sıkıldığı gibi… Ve fotoğrafçılığı daha önemsedim. Bütün hayatım fotoğraf oldu. 2006 yılından beri her şeyim fotoğraf!

Başka bir iş hayatınız yok anlaşılan…

Yok. Gecem gündüzüm, 24 saatim fotoğraf! Şu anki yaşamım fotoğraf, eğitim, gezi arasında gidip geliyor. Çok daha az para kazanıyorum ama daha huzurluyum, hayattan keyif alıyorum. “Milyon dolarlık zengin” olma gibi bir derdim yok. En büyük zenginliğin anılar olduğunu düşünüyorum ve anı biriktiriyorum açıkçası. Bu yüzden de çok zengin bir adamım!

Hiç mühendislik yapmadım dediniz ama fotoğraf çekerken mühendis bakış açısını kullanıyorsunuzdur diye düşünüyorum…

Estetikle alakalı bilemiyorum ama yaptığım her işin bana mutlaka bir katkısı olduğunu düşünüyorum. Lise ve üniversite yıllarında yaptığım rehberliğin de çok ciddi katkısı var. Aldığım mühendislik eğitiminin de katkısı oldu. Ama ben açıkçası fotoğrafçılık kariyerim açısından en büyük şansımın, fotoğrafı meslek olarak 40 yaşında seçmiş olmam olduğunu düşünüyorum.

Bu seçimi 40 yaşında yapmanız neden önemli?

20 yaşında başlasaydım şu anda 30 senelik tecrübeli bir fotoğrafçı olacaktım. Ama ben şu anda her şeye açım. Beynim bakir ve heyecanım çok yüksek! Fotoğrafta aşk ve heyecana inanıyorum. Dolayısıyla benim için, meslek olarak fotoğrafçılık yeni aslında. Ve kendimi o anlamda çok genç hissediyorum, bunu avantaj olarak görüyorum. Çünkü ben sıkılgan bir yapıya sahibim. 30 senedir fotoğrafçılıkla uğraşıyor olsaydım, sanırım şu anda bırakmış olurdum.

Demek ki bir 20 sene içinde başka bir alana geçeceksiniz, öyle mi? (Gülüyoruz)

Olabilir, her an her şey olabilir. (Gülüyoruz)

“Her insanın bir şeye tutku ile bağlanması gerekiyor.”

Bana anlattıklarınızdan sonra hiç bırakacakmışsınız gibi gelmiyor!

Şaka bir yana, bırakmayı düşünmüyorum, çünkü hakikaten her insanın bir şeye tutku ile bağlanması gerekiyor. Benim şu an tutkuyla bağlı olduğum, aşık olduğum şey fotoğraf. Bu bir yaşam sevinci, bu bir mutluluk, bu kanınızın damarlarınızda aktığını hissetmeniz demek. Fotoğrafa alıştıysanız, fotoğrafsız yaşayamazsınız!

Şimdi bir dakika, çok acayip bir betimleme yaptınız. Anlamaya çalışıyorum… Bir yerde bir olayı yakalayıp, onu müthiş bir şekilde çekmenin verdiği hazdan mı bahsediyorsunuz?

Şöyle açıklayayım: Fotoğrafçılar belli kategorilere ayrılıyor.  Haz anlamında anlatıyorum… Bir bölümü fotoğrafı hazırlamaktan, o mekana gitmekten, o mekanda bulunmaktan, fotoğrafı çekmekten, deklanşöre basmaktan inanılmaz mutlu olur. Ve deklanşöre basma anı onlar için orgazmdır. Sonra onu paylaşmış, paylaşmamış, işlemiş, işlememiş çok da önemli değildir. Bir bölümü için ise fotoğraf, deklanşöre bastıktan sonra başlar. Yani fotoğraf ortaya çıktıktan sonra o fotoğrafı işlemek, paylaşmak, beğenilmek, sosyal ortamda “like”lar almak, herkesin ona “Sen büyüksün abi” demesinden zevk alır. Bir bölüm de başından sonuna, hepsinden zevk alır. Ben bu anlattıklarımda ilk bölümü daha çok seviyorum sanki. Ama tabi ki paylaşmak, beğenilmek, takdir edilmek güzel şeyler.

Paylaşmak neden önemli?

Ben bir şeyler anlatıyorum fotoğraflarımla. Fotoğraf da diğer diller gibi bir dildir. Resim, İngilizce, Fransızca, müzik gibi bir dildir. Bu dili iyi öğrenmek gerekiyor ama eğer bu dil ile anlatacak bir şeyiniz yoksa o dili öğrenmenin bir anlamı da yok.

Fotoğraflarımla bir şeyler anlatmam çok önemli. Anlatamıyorsam orada tıkanmışım demektir. Bir şeyler söyleyebilmek için de beslenmek gerekiyor. Bu beslenme sadece fotoğraftan değil tabi… Dünyadan beslenmek gerekiyor.

Mesela?

Ben mesela 2010 yılında Haiti depreminden sonra UNISEF’in bir projesi dahilinde Haiti’ye gittim. Ben gittiğimde toprak altında 200 bin kişi yatıyordu. Orada 15 gün çalıştım ve bu süre benim hayatımı çok etkiledi. Fotoğrafımı da etkiledi tabi. Ben 2006 yılında daha çok nü fotoğraf çekerken, şimdi daha çok belgesel fotoğraf çekiyorum.

Yani diyorsunuz ki duygu yüklenmesi lazım insan…

Yani altını doldurabilmem lazım diyorum. Daha da önemlisi bir şey söylüyor olmam lazım. Şimdi günümüzde, belki milyarlarca insan her gün yüz milyarlarca fotoğraf çekip paylaşıyor. Özellikle telefonlarla basit bir şekilde fotoğraf çekip paylaşabiliyorlar. Ama dünya artık bir fotoğraf çöplüğüne dönüştü. Anlamı olmayan, bir şeyler anlatmayan fotoğraflar gezegende dolaşıyor. Bunların arasında, hakikaten bir şeyler anlatabilenler değer görüyor. Fotoğrafa yeni başlayan arkadaşlara tavsiyem budur: Bir şeyler anlatmaya çalışın!

“Nü, ülkemiz insanının kafasında pek açıklanabilir bir şey değil!”

Nü çekiyordum dediniz. Niko Guido isminin acaba nü ile bağlantılı bir hikayesi var mı? Çünkü malumunuz ülkemizde pek kabul görmüş bir alan değil. Ve belki takma isime ihtiyacınız olmuştur.

Ben nü çekmeye başladığımda iş hayatındaydım. Ticaret ve turizm ile uğraşıyordum. Yanımda yüzün üzerinde insan çalışıyordu. Bir de dediğiniz gibi nü, ülkemiz insanının kafasında pek açıklanabilir bir şey değil. Tüm bunlardan sebep, başka bir “nick name” ile fotoğrafçılığa devam etmek istedim. Fotoğrafçılığımla işimi karıştırmak istemedim. Belki nü olmasaydı da aynı şeyi yapardım.

Bu arada Niko Guido benim önüme geçti. Sonra geri dönüşü de olamadı tabi ki. Niko Guido aldı başını gidiyor. Ben de onu takip etmeye çalışıyorum.

Ne kadar güzel! Peki, yurtdışından size olan ilgi nasıl? Sizi yabancı zannediyor olabilirler mi?

Niko Guido olmanın avantajları ve dezavantajları var. Özellikle yurtdışında çok daha çabuk kabul görebiliyorsunuz. İsim olarak, söylemesi onlar için daha kolay olduğu için, tanıştığınızda bir zorluk yaşamıyorsunuz. Bu bir avantaj. Dezavantajı ise herkes sizi gerçekten Niko Guido zannediyor ve adınızın Niko olmadığını öğrendiklerinde hayal kırıklığına uğruyorlar. “Nasıl yani sen şimdi Rum değil misin?” gibi… Bu tarz birçok anım var. İnsanlar sanki Niko Guido olmamı tercih ediyor gibi, nedendir bilinmez…

Ama o bir konsept olmuş. Bir marka yani. Siz bir anda o markanın aslında başka bir şey olduğu söylediğinizde tabi ki anlık bir düş kırıklığı olacak, değil mi?

Türkiye’de fotoğraf piyasası biraz acayip açıkçası. Ben o piyasanın içinde pek değilim. Çok girmek de istemiyorum çünkü kaynayan bir cadı kazanı gibi. Kulağıma geliyor bazen. “Adını Niko koymasa, hayatta böyle olmazdı” gibilerinden bazı söylentiler… Olabilir ama ben baştan böyle bir niyetle başlamış nasıl olabilirim ki? 10 sene önce bunu hayal edip hareket etmedim. Böyle başladı, böyle sürüyor… Benim yapabileceğim bir şey yok. Dolayısıyla çok takılmıyorum böyle şeylere…

“Sosyal medyanın salgılattığı serotonin hormonu fotoğrafçılığı”

Türkiye’den bahsetmişken, ülkemizdeki fotoğrafçılığa biraz değinelim istiyorum. Yani birçok öğrenci var, fotoğrafçılık bölümlerinde okuyorlar. Bu gerçekten yeterli mi? Veya yapılan geziler, Fotoİstanbul gibi uluslararası festivallerimiz… Bunların hepsi yeterli mi? Bir de Türkiye’de fotoğrafçılık alanında dağılmış bakış açıları var. Tüm bunları nasıl toparlamak lazım?

Bence Türkiye’de fotoğrafa olan ilgi müthiş! Gezdiğim başka ülkelerle karşılaştırdığımda inanılmaz bir ilgi var. Bu mutluluk verici. Fakat sanki biraz darmadağın. Yani bir amaç için değil de o günü kurtarmak için fotoğraf çekiliyor. Bir amaç için fotoğraf çekmenin keyfi bambaşka.

Geçen yıl yaptığımız bir fotoğraf projemiz var, 26 fotoğrafçının gerçekleştirdiği… Benim de yöneticiliğini ve danışmanlığını yaptığım bir proje: İstanbul 365 gün. İstanbul için bir ilk bu. 26 fotoğrafçı, günleri paylaşarak, her gün İstanbul’da fotoğraf çektiler. Fotoİstanbul’da proje fotoğraflarından oluşan kitabın lansmanı yapıldı mesela. Yani nereye geliyorum: O 26 fotoğrafçı bir sene boyunca gece gündüz demeden, yağmur güneş demeden, bir amaç için fotoğraf çektiler. Bunun tadına vardılar. Ve şu anda emeklerinin karşılığını alıyorlar. Seneye İstanbul’da Fransız Kültür’de ve Miami’de sergiler açılacak. Bu kitabı elinize aldığınız zaman, bunun bir amaç için yapılmış olduğunu göreceksiniz. Amaç nedir? İstanbul’un belleğini oluşturup gelecek kuşaklara bırakmak. Düşünün bundan 100 sene sonra birisi o kitabı aldığında biz hayatta olmayacağız! Ama biz o kitabın içinde hala olacağız. İşte bu çok büyük mutluluk verici bir şey…

Şimdi bu dağınıklığı toparlamak için bir şeyler yapılmaya çalışılıyor. Türkiye’de her şey belediyelerden bekleniyor maalesef. Sürekli yarışmalar düzenleniyor. Ve günümüzde bu tür sanatsal aktiviteler, firmalar tarafından hep şu şekilde değerlendiriliyor: “Bu bana ne getirir, bunu kaç kişi görür, kaç kişi “like” eder, seni kaç kişi takip ediyor?” Günümüzde sizin fotoğrafçılığınız ürettiklerinizde değil, sizi kaç kişinin takip ettiğiyle doğru orantılı! Çok takip edilen, çok iyi fotoğrafçılar var, Mustafa Seven gibi… Ama amaçları sadece “like” almak olan bir çoğunluk da var. Sonra ne oluyor biliyor musunuz? Günümüzde “sosyal medyanın salgılattığı serotonin hormonu fotoğrafçılığı” var oluyor! Bu terimi ilk defa şu anda kullanıyorum. Yani demek istediğim şey, sosyal medya sizin fotoğrafçılığınızı yönlendiriyor.

Biraz açar mısınız? Gerçi çok güzel anlattınız ama yine de bir örnek isteyeceğim.

Mesela siz bir fotoğraf çektiniz, paylaştınız. Eğer çok “like” aldıysa, sonra fotoğrafa çıktığınız zaman, beyin size diyor ki “Bak, o tarz fotoğraflar beğeniliyor. O tarz fotoğraflar çek ki yine beğeni al, ben de mutlu olayım.” Bu döngü içinde bir bakıyorsunuz, algı iyi fotoğraftan uzaklaşıp, popüler fotoğrafa dönüşüyor. Bir güzel bebeğin fotoğrafı inanılmaz beğeni alırken, diğer tarafta müthiş bir ışıkta çekilmiş muhteşem yüz hatları olan bir amcanın fotoğrafı sınıfta kalıyor. Dolayısıyla tüm dünyada güzel fotoğraf algısı değişti. Güzel fotoğraf günümüzde iyi fotoğraf değil! Bu ayrım çok önemli.

Benim de bazı çalışmalarım var. 28 Ekim’de 3. İstanbul Fotomaratonu’nu düzenliyoruz. Ve bunu, eğer bir sponsor firma bulursak halka açacağız. Yılda bir gün on binlerce insanın fotoğraf makinesiyle ve özel hazırlanan tişörtlerle İstanbul sokaklarına akması, İstanbul’u belgelemesi ve kendilerini izleyen belki on binlerce insana da fotoğraf aşkı aşılaması gibi bir amacımız var. Önümüzdeki sene sponsor bulunduğu taktirde on binlerin katıldığı bir organizasyon haline gelebilir.

İstanbul bunu hak ediyor bence!

Bence de hak ediyor. İstanbul dünyada, düzenli olarak belgelenen, belgelenmesi gereken şehirlerin başında geliyor. Çünkü en hızlı değişen şehirlerin de başında geliyor. Biz yaptığımız projelerle buna destek olmaya çalışıyoruz.

İstanbul üzerine başka hangi projeniz var?

Benİstanbul projemiz var. Bu yıl dördüncü yılı. Her yıl 70 civarında fotoğrafçı sürekli İstanbul’u belgeliyor. Ve her yıl da o yılın bir almanağını (kitabını) çıkarıyoruz.

Yaptığınız tekne gezisi de bu proje çerçevesinde oluyor değil mi?

2. İzzet Keribar Boğaziçi Fotoğraf Kupası, Benİstanbul fotoğraf projesi kapsamında gerçekleşen bir gezi. Bu sene yine İbrahim Zaman 36 Poz Fotoğraf Kupası gerçekleştirdik.

36 poz… Eskisi gibi yani?

Evet. Günümüzde hemen hemen herkes makinalı tüfek gibi fotoğraf çekiyor. Ve bu bir hastalık haline geldi. Eskiden 36 poz bir makara vardı ve o pozu tutumlu bir şekilde harcamanın keyfi unutulmuş durumda. Biz yılda bir kere İbrahim Zaman 36 Poz Fotoğraf Kupası düzenliyoruz. Ve bu kupada, dijital makinalarla fotoğrafçıların sadece 36 kez deklanşöre basma hakları var.

Bunu ilk düzenlediğimde fotoğrafçılar dediler ki “Hocam saçma bir şey bu, biz şimdi çekemeyecek miyiz?” Hayır çekemeyeceksiniz! “Peki” dediler ve günün sonunda hepsi geldi, teşekkür etti. Çünkü gençlerin belki hiç bilmediği bir duyguydu. Analog dönemi bilenler de bu duyguyu hatırladılar. Ara Güler Fotoğraf Kupası yapıyoruz. O da mart aylarında oluyor. Ve kupanın en iyi fotoğraflarını, kupaya ismini veren usta seçiyor. Dolayısıyla kupaya katılanlar için de büyük manevi değeri var. Yaptığımız her işte iyi bir motivasyon oluyor.

“Fotoğrafçı bazen fotoğraf makinasından ayrılabilmeli…”

Bu arada çektiğiniz portreleriniz çok çarpıcı. Kendinizi bu alanda mı tanımlıyorsunuz? Veya şöyle sorayım, insanları ne tür fotoğraflarla etkilediğinizi düşünüyorsunuz?

Benim fotoğraflarım arasında estetik anlamda beğenilenler portreler değil. Gezi fotoğrafları, yani estetik değerlerin fotoğrafta ortaya konulduğu, daha geniş mekan ve teleobjektifle çekilen National Geographic tarzı fotoğraflar... Ben portreleri seviyorum. Portreleri çekerken de şuna dikkat ediyorum: Çektiğim fotoğrafla o kişi hakkında ne anlatabiliyorum? Bir şeyler anlatabilmek için de bir şeyler anlamak gerekiyor. Bir şehri anlatıyorsanız, önce o şehri anlamanız lazım. Biz bazen fotoğraf makinalarını almadan dolaşıyoruz. Çünkü bazen fotoğraf makinası, yaşamla fotoğrafçı arasında engel teşkil edebiliyor. Eğer ki bir hastalık haline dönüşüp, makinalı fişek gibi fotoğraf çekiyorsak… Fotoğrafçı fotoğraf makinasından ayrılabilmeli, kısa süre de olsa…

Portreye gelecek olursak, özellikle modern dünyada fotoğrafının çekildiğini anlayan birey, saniyenin belki de yüzde biri hızla maske takar. O maskeyi taktığı anda o portre bitti, çöp! Dolayısı ile o maskeden kurtulmanın iki yolu var: Ya maskeyi takmadan o deklanşöre basmak ki bu durumda da sabırlı olmak gerekiyor ve o insanın sizi ilk gördüğü anı yakalamak gerekiyor. Ama bu bir anlamda da hırsızlığa dönüşüyor. O anı yakalayıp eğer kaçarsanız, bırakıp giderseniz bence hiç dürüst bir yaklaşım olmaz. Bu tarz bir fotoğraf çekiyorsanız, çektikten sonra fotoğrafınızı çektiğiniz insanın yanına gidip, onun gönül onayını almanız gerekiyor. Ona fotoğrafını gösterip, onunla muhabbet edip anlatmanız gerekiyor. Eğer maskeyi taktıysa çekemediyseniz, zamanınız olmadıysa artık yapacak tek şey var: O maskeyi çıkarmasını beklemek. O da o kişiyle sohbet, muhabbet ve fotoğraf makinasına alışmasını sağlamakla mümkün olabiliyor. Bizim eski ustalar bir köy kahvehanesine gittikleri zaman birkaç kare çekip otururlarmış, makinayı da oraya koyarlarmış. Sohbet, muhabbet, çay, kahve derken o insanlar o fotoğraf makinasına alışırlarmış. Alışınca da o maskeler yüzden çıktığı için iyi fotoğraflar çekilirmiş. Günümüzde de bu şekilde çalışmaya gayret ediyorum. Maskeyi ya takmadan ya da taktıysa çıkartmasını sağlamaya çalışarak… Ki o kişi hakkında en çok ne anlatabilirim, bu önemli noktayı yakalayabileyim.

Peki, hiç tepki aldığınız ya da “Ben fotoğrafımı sildirmek istiyorum” diyen biri oldu mu?

Oldu. Aslında şöyle bir şey var. Cep telefonları fotoğrafçılara çok yardımcı olmaya başladı. Çünkü bir dönem, dijital makinayla sokak fotoğrafçılığının yayıldığı ilk dönemde, özellikle büyük metropollerde fotoğrafa ve fotoğrafçıya karşı ciddi tepkiler oluşmaya başlamıştı. Ama cep telefonun yaygınlaşıp, bir fotoğraf makinası haline gelmesiyle artık her tarafta herkes o kadar fotoğraf çekiyor ki insanlar da bunu kanıksamaya başladı. Hal böyle olunca fotoğrafçıların işi kolaylaştı. Biz geçen hafta Newyork Fotoğraf Maratonu’nu düzenledik. Dünyanın bütün metropollerinde foto maratonlar düzenliyoruz, onuncusu da Newyork’tu. Ondan önce Roma, Lizbon, Berlin, Moskova, İsfahan gibi birçok yerde bulunduk. Mesela Newyork’ta bir siyahi kadın, metroda ciddi bir tepki gösterip para istedi. Biz de fotoğrafları sildik. Hiçbir şeyi uzatmaya gerek yok. Bana şunu soruyorlar: “Ben korkuyorum insanlara yaklaşmaktan, ne yapabilirim?” Eğer sokak fotoğrafını seviyorsanız, sokak fotoğrafı zaten insana yaklaşarak olur. Birine yaklaşırken önemli olan öncelikle özgüven. Karşı taraftan bir tepki geldiyse veya tepki geleceğine inanıyorsanız kesinlikle arkanızı dönüp gitmeyin. Tam tersine kocaman bir güler yüzle o insana doğru yürüyün ve özgüveninizi gösterin. Yanlış bir şey yapmadığınızı hissettirin. O insana “Evet fotoğrafınızı çektim, çok güzel oldu ama istemezseniz hemen silerim.” deyin. Fotoğraftan vazgeçin. Önemli olan fotoğraf değil, o insanı kırmamak ve iznini almak. Dolayısıyla en önemli konu bu: Güleryüz ve özgüven.

İyi bir fotoğrafımı yakalamışsa fotoğrafçı, ben olsam “Çok güzel, silmeyin. İşlendikten sonra bana gönderebilir misiniz?” derdim.

Ne güzel. Orada da önemi bir detay var. Birisine fotoğrafını göndereceğinize söz verdiyseniz ona mutlaka gönderin. Bazı fotoğrafçılar biliyorum, çekiyorlar sonra “Aman ne uğraşacağım” diyorlar ve devam ediyorlar.

Çok yer gezdiğinizi tahmin ediyorum, fotoğraf çekmeyi en çok sevdiğiniz yer neresi oldu?

Bugüne kadar gezdiğim ülkeler içinde hiç düşünmeden Myanmar diyebilirim. Son döneme kadar da açık ara birinciydi Myanmar. En son bir Zanzibar seyahati yaptım. Zanzibar da Tarzanya’nın bir adası, fotoğraf açısından çok iyi bir yer diyebilirim.

Peki, Zanzibar’da yaşantı mı ilginizi çekti yoksa oradaki insan yüzleri mi?

Myanmar askeri rejimle yönetilen bir ülkeydi son beş seneye kadar. Myanmar’da zaman elli sene önce durmuş gibi ve çok özel yerler var. Inle Gölü, Bein Köprüsü, Mandalay, Bagan… Buralar fotoğraf açısından çok özel ve çok iyi fotoğraf veren yerler. Kapitalizmin negatif yanları ile karşılaşmamışlar henüz. Çok bakirler. Kıyafetler modernleşmemiş. Birçok fotoğrafçının da mabedidir Myanmar. Ben yedi kere gittim, on yedi kere daha giderim. O kadar güzel bir yer.

Şu ana kadar görmek istediğiniz, gitmediğiniz bir yer var mı?

Çin’in Yunnan bölgesi, Avusturalya, Orta Amerika’da birkaç ülke ve Güney Afrika.

“Aktif ve üreten bir fotoğraf grubumuz var.”

Bugünkü tekne etkinliğinizden kısaca bahseder misiniz?

Bugün siz 2. İzzet Keribar Fotoğraf Kupası’na katıldınız bizimle beraber. Bizim İstanbul üzerine değişik oluşumlarımız var. Bunlardan bir tanesi “BENİSTANBUL”. Dördüncü yılındayız. “Fotoğraf Gezginleri” grubumuz şu anda 500 kişiye ulaştı. Bu 500 kişi çok seyahat eden, hobileri fotoğraf olan, bir araya gelmekten keyif alan insanlar... Bu grup ile değişik projeler yapıyoruz. Bunlardan bir tanesi 14 şehir projesi. Bu güne kadar 3 şehir gerçekleştirdik. Rİyo, Tokyo ve Buenos Aires. Bir sonraki şehrimizde Cape Town ya da Sidney olacak, karar vermedik henüz. Foto maratonlar veya İstanbul üzerine projeler yapıyoruz. Son 5 senede 36 seyahat düzenledik, 10’un üzerinde de kitap çıkardık, 30 tane sergi açtık. Çok aktif ve üreten bir grup. Bu da bana keyif veriyor, katılımcılara da keyif verdiğini düşünüyorum. Projelerimiz aynen böyle devam edecek.

Dünyada takip ettiğiniz fotoğrafçılar kimlerdir?

Özellikle takip ettiğim bir fotoğrafçı yok. Gördüğüm iyi, bilinen, bilinmeyen fotoğrafçıların en azından internet sitelerini ciddi bir şekilde araştırıp ne yapıyorlar, ne hissediyorlar, daha önemlisi ne anlatmak istiyorlar diye çok fotoğraf bakarım. Fotoğraf bakmak, ondan keyif almak, anlatılmak isteneni anlamaya çalışmak çok önemsediğim bir konu. Bunlar bence her fotoğrafçının ufkunun genişlemesi açısından çok önemli ama onun dışında da sanat eseri olarak fotoğraf bakmak ayrı bir haz veriyor.

Burada bir konuya daha değineceğim: Fotoğraf seçmek fotoğraf çekmek kadar önemli. Bu biraz ihmal edilen bir konu. Bugüne kadar birkaç tane fotoğraf seçme atölyesi düzenledim ve fotoğrafçılarda çok ciddi bir gelişim oldu. Herkes fotoğraf çekmek üzerine çalışıyor. “Nasıl daha iyi çekerim?” diye. Fakat fotoğrafı seçemiyorsanız iyi fotoğraf çekseniz de bir anlamı kalmıyor. Sokak fotoğrafında eklemek istediğim bir şey daha var: İyi fotoğrafçı zamanın 15 saniye ötesinde yaşamalı. Sokakta yürürken 15 saniye sonrasını hissetmeli. Şu cümle çok önemli: Fotoğrafçı gördüğünü çekmek yerine, çekeceğini görmeli. Yani hissetmeli, oluşabilecek fotoğrafı planlamalı, pozisyon almalı ve zamanı geldiğinde deklanşöre basmalı.

 

Makineleri manuel kullananlar çoğunlukta. Peki, bir sahne gördüğümüz an, onu kaçırmamak için ne yapmalıyız?

Öncelikle fotoğrafçı fotoğrafına imza atmalı. Bu imza kadrajıyla olabilir, çektiği an ile olabilir, seçtiği diyafram, enstantane veya ISO ile de olabilir. Dolayısıyla tam otomatik modda çalıştığınız zaman, istediğiniz imzayı atma şansınız zor. Benim verdiğim eğitimlerde manuel ile başlıyoruz ama devamında, özellikle gezi ve sokak fotoğrafları için yüzde 90 “yarı otomatik” modda çalışıyoruz. Yarı otomatik modda, fotoğrafçı enstantane veya diyaframı kendisi belirleyerek, yine imzasını atıyor. Yarı otomatik modun manuele göre avantajı, bizi çok daha hızlı kılmasıdır. Ve bizim hıza ihtiyacımız var. Tam olarak manuelle çalıştığımız zaman, dediğiniz gibi fotoğraf kaçırabiliyoruz. Sokak fotoğrafında, teknik anlamda bazı eksiklikler kabul edilebilir. Ama fotoğrafı kaçırdıysanız, artık ortada zaten fotoğraf yoktur. Yani teknik anlamda iyi olup olmaması hiçbir şey ifade etmez.

Peki, ne zaman manuel çekim yapılabilir?

Zor ışık şartlarında çalışıyorsanız manuel çekim daha doğru bir seçimdir. Işık şartları değişmiyorsa –zor değilse- her zaman için şunu savunuyorum: En iyisi yarı otomatik mod! Analog dönemde manuel çalışılıyordu ama o dönemin fotoğrafçıları her şeye çok hakimdi. Bugün o kadar her şeye hakim olmamıza gerek yok. Çünkü teknoloji bize inanılmaz bir kolaylık sunuyor. Dolayısıyla bu kolaylıklardan yararlanmak lazım.

“Fotoğrafta en önemli şey, insanın yüreğine işlemesidir.”

Bir fotoğrafın olmazsa olmazı nedir?

Olmazsa olmazı demeyeyim ama fotoğrafta en önemli şey, insanın yüreğine işlemesidir.  Teknik olarak zayıf ama duygu olarak güçlü bir fotoğrafı, teknik olarak mükemmel ama duygudan yoksun bir fotoğrafa tercih ederim.

O zaman mesela bir manzara fotoğrafı size göre çok etkileyici değil mi?

Etkileyici olabilir, kategoriden kategoriye değişebilir ama benim fotoğraf tarzım genellikle “insanlı” fotoğraflar. Bu röportajda tüm söylediklerim, benim fotoğraf tarzım ile alakalı şeylerdir. Ben manzara fotoğrafçısı değilim, mimari fotoğrafçı da değilim. Dolayısıyla o konuları, o konuların uzmanlarına bırakmayı tercih ediyorum.

Portrelerinizde tercih ettiğiniz ışık doğal ışık mı? Yoksa bir ekipman kullanıyor musunuz?

Stüdyo içinde tabi ki paraflaşlarla çalışıyorum. Ama son dönemde, gezi ve sokak fotoğrafında tamamıyla doğal ışıkla çalışıyorum. En çok sevdiğim ışık etkilerinden biri de gölgede, kapı aralıklarında, dışarıdan gelen doğal, homojen ışığın yarattığı üç boyut etkisi. Model gölgede kalıyor, doğrudan ışık almıyor. Kapı eşiğinde durduğu zaman, arka tarafta da kapı açıksa, arka taraf daha koyu olduğu için sanki stüdyoda fotoğraf çekilmiş gibi oluyor. Kapı eşiğinde olması da şart değil. Ama gölgede olmasını tercih ederim. Açık diyaframda arka tarafı da flulaştırarak modeli öne çıkarırım. Doğrudan yüze vuran ışığı tercih etmiyorum. Olacaksa da ışığın çok yumuşak olması lazım. O da çok erken veya çok geç saatlerde olabilir.

Son olarak gelecek projeleriniz hakkında bilgi alabilir miyiz?

Daha önce yaptığım projeleri biliyorsunuz. Irak Savaşı ile ilgili savaş karşıtı bir proje yapmıştım. Haiti depremi ile ilgili bir projem oldu. Sanat Objesi Olarak Sanatçı isimli bir proje de yaptım. Kafamda birkaç proje var, henüz net değil. Benim fotoğraf çekmediğim ama danışmanı olduğum projeler de çok hoşuma gidiyor. Çünkü ben, fotoğraf çekmek kadar, danışmanlık yaptığım kişilerin iyi fotoğraflar çekmesinden de çok büyük keyif alıyorum. Bir “takım antrenörü” gibi onlarla çalışıyoruz. Ve ortaya güzel şeyler çıkınca ha benim fotoğrafım, ha öğrencilerimin fotoğrafı, inanın hiçbir şey fark etmiyor. En az benim kendi fotoğraflarım kadar beni mutlu ediyor.

Bu yazı GezginFoto Dergisi'nin 22. sayısından alınmıştır.

Yazdır e-Posta