Makale

Yoksul Ama Mutlu Olmasını Bilen Güler Yüzlü İnsanların Ülkesi

Her şey geçen yılın Ağustos ayında başladı. GezginFoto dergisinin Qatar Airways sponsorluğunda Instagram üzerinde düzenlediği yarışmaya katılarak birinci oldum. 

Ödülüm, dünyanın istediğim yerine gidiş dönüş uçak bileti idi. Tercih yapmak sandığım kadar kolay olmadı. 1 aylık araştırmadan sonra son yılların popüler destinasyonlarından olan Vietnam’ı seçtim. Bundan sonra yaşantımın bir daha eskisi gibi olmayacağını nereden bilebilirdim?

Ender Bayındır

Yola çıkmadan önce, Vietnam’dan herkesten farklı fotoğraflarla dönmeyi hedefliyordum. Bu nedenle turistik mekanlar, müzeler, tapınaklardan ziyade geleneksel ve gündelik yaşamı, insanları görmeyi ve fotoğraflamayı çok istiyordum. En çok da Güney Vietnam ve Mekong Deltası hayallerimi süslüyordu. Bu nedenle de zaman ayırıp doya doya gezmeyi en sona bırakacaktım. 

Önce Vietnam’la ilgili genel bilgiler vermek istiyorum: Vietnam, Güneydoğu Asya’da Çinhindi yarımadasının doğusunda yer alıyor. Komşuları kuzeyde Çin, batıda Kamboçya ve Laos. Tropikal bir iklimin hüküm sürdüğü Vietnam dağlık bir ülke. Song-Koi ve Mekong deltaları deniz seviyesindeki düzlüklerdir. Ülkenin başlıca geçim kaynakları pirinç, manyok, kocadarı, mısır, kahve (evet kahveleri nefis), çay, kauçuk ve el işleridir.

Vietnam’ın dili “Vietçe” olup, Latin harfleri ile yazılan tek heceli kelimelerden oluşmaktadır. Nüfusun yüzde 84’ü Vietnam asıllı, yüzde 2 Çinli, geri kalanı ise Muong, Thai, Meo, Khmer, Man ve Cham’dır. Eğitim 12 yaşına kadar ücretsiz ve zorunludur.

Yakın zamana kadar adı sadece savaşlarla anılan Vietnam, son dönemlerde uçsuz bucaksız pirinç tarlaları, mistik mabetleri, görkemli tarihi kalıntıları ile dünyanın popüler tatil merkezleri arasında yer aldı. Özellikle sırt çantalı gezginler için önemli bir ülke. Unutmadan belirtmeliyim ki Vietnam, Asya ülkeleri arasında suç oranı en az ve en güvenli ülkedir.

Karar verip, uçak biletimi İstanbul – Hanoi – İstanbul şeklinde Qatar Airways’e kestirdikten sonra bitmek bilmeyen uykusuz geceler başladı. Yapacağım seyahat haftalarca rüyalarıma girdi. Kah ülkeye giderken ekipmanı evde unutuyor, kah ülkeye uygun olmayan giysilerle gittiğimi görüyor, kabuslarla uyanıyordum. Bölgeye seyahat eden bir – iki dostumla konuştuğumda öğrendiklerim kafamı daha da karıştırdı. Kimi kahvaltı alışkanlıkları olmadığını, yanıma mutlaka kurutulmuş meyve, kuruyemiş almamı önerirken, bir diğeri hiçbir yedek giysi almamamı, orada her şeyin çok ucuz olduğunu anlatıyordu.

Vize Almak İsteyenler…

Bu arada Vietnam’a vizesiz gidilemeyeceğini de öğrendim. Evet, ferdi olarak vize başvurusunda da bulunulamıyor. Ya iş amaçlı ya da turistik geziler için vize veriliyor. Bu koşullar altında vize alamayacağımı anladım. İnternetten bulduğum Vietnamlı bir acenteden 10 Dolar karşılığı bir şehir turu satın aldım. Acente havalimanından otele transferimin de yapılacağını bildirdi. Turistik gezi yapacağımı belgeleyen paket tur dahil acenteye toplam 70 Dolar ödedim. Karşılığında acenteden davet mektubum geldi. Artık havalimanında davet mektubunu ibraz ederek 25 Dolar vize harcını da yatırıp ülkeye giriş yapabilirim. 

Şimdiye kadar sadece iş amaçlı gezi yapmıştım. Hayatımda ilk kez fotoğraf için yurtdışı gezi yapıyordum. Dahası son derece planlı, programlı, sürprizlerden hoşlanmayan yapıma rağmen hiçbir plan program yapmadan, tek başıma ve  bir tek sırt çantamla yola çıkıyorum. Sadece hangi şehre gideceğimi ve o gece nerede kalacağımı biliyordum. Beni zorlu bir 3 hafta bekliyordu.

Yolda 1 Gün…

Aralık ayının ilk haftasında Vietnam’a gitmek üzere Antalya’daki evimden yola çıktım. Önce İstanbul, sonra Doha/Katar’a ulaştım. Bilindiği gibi Qatar Airways genellikle uzun menzilli uçuşları bir merkezde toplayarak tek noktadan uçuyor. Doha’da Vietnam için uçak değişimi yapılıyor. Meğer iki uçuş arasında 1 saate yakın süre varmış ve kontuar kapanmak üzere. Bir uçtan diğer uca 1 kilometre uzağa yetişmek için depar atmam gerekti. Bu koşu esnasında tek uzun kollu giysim olan gömleğimi düşürmüşüm. 17 saati havada geçen bir günlük yolculuğu kısa kollu tişörtle bitirdikten sonra, önce Bangkok, sonra akşam saatlerinde Vietnam’ın başkenti olan Hanoi’ye ulaştım. Türkiye ile 4 saat farkı var… 

Düşünün Aralık ayında International Hanoi Noi Bai Havalimanı’na bir tek sırt çantası ve kısa kol tişörtle ve elimde sonucun ne olacağını bilmediğim davet mektubu kopyasıyla geldim. Neyse ki acente temsilcisi beni karşılayarak benden pasaportumu ve vize harcı için 25 Dolar alıp gitti. 15 dakika endişeli bekleyişten sonra gelerek çat pat İngilizcesi ile her şeyin tamam olduğunu, fast track’ten geçebileceğimi söyledi. Üç hafta sürecek seyahatimde gördüğüm ve görebileceğim mükemmel İngilizce konuşan tek kişi olduğunu nereden bilebilirdim. Aksilikler başlamıştı. Kıza toplam ödediğim bedele havalimanından otele transferin de dahil olduğunu söyledim. Anlaşmamız mümkün olmadı. Kızcağız sadece vizeye yardımcı olmak için geldiğini, başka bir şey bilmediğini söylüyordu. Uzatmanın anlamı yoktu. Dersimi almıştım. 

Fast track kısmına geçtiğimde önümde Vietnamlı yedi kişi vardı. En arkadaki beni fark etti ve birden toplanarak geçmem için yol verdi. Sonra telaşla diğerlerini de dürterek uyardı. Beni gören herkes geçmem için saygılı bir şekilde yanlara çekildi. İçimden “Ülkede bu kadar tanınıyor olamam herhalde” diye ilk defa güldüm. Polis kontrol noktasından çıktıktan sonra yüzümü gökyüzüne kaldırarak derin bir nefes aldım.

10 dolar ödeyerek yerel operatör Viettel’den 1 aylık sınırsız 4G internet ve 100 dakika ücretsiz sim kart aldım. Ülkenin çoğu yerinde interneti sorunsuz kullanacaktım. Yola çıkarken Instagram takipçilerime Vietnam’da olacağımı bildirerek önerilerini sormuştum. Umduğumdan daha çok yanıt geldi. Hatta Hanoi ve Saigon’da yaşayan beş kişi şehri birlikte gezmeyi teklif etti.

İlk ve son kez Vietnam’daki en pahalı harcamamı yaptım. İyice araştırmadan Havalimanı’ndan otele taksiye binerek 28 Dolar ödedim. Halbuki daha başka bir sürü seçenek varmış. Neyse yollarda nadiren seyreden otomobile karşılık sağlı sollu vızır vızır geçen binlerce motosiklet vardı. O kadar ki şehirde insanlardan çok motosiklet gördüğümü iddia edebilirim.

Hanoi’de Fotoğrafçısını Takdir Ettiğim Otel

Oteli şehrin ortasındaki Hoan Kiem Gölü’ne de yakın turistlerin tercih ettiği Old Quarter bölgesinden seçmiştim. Otele (otel denirse tabi) girince fotoğrafçısını takdir ettim. Bu 8 – 10 odalı yapının internet sitesinde fotoğrafları bulunan tesisle ilgisi yoktu. O anda karar verdim. Madem ki hiç kimse sözünde durmuyordu hiçbir otele bir günden fazla kalma sözü vermeyecektim. Zaten geceliğine 17 Dolar ödemiştim.

Çantamı odaya bırakır bırakmaz kendimi dışarı attım. Hafiften yağmur da atıştırmaya başlamıştı. Bunu hissedecek durumda değildim. Şehir capcanlıydı. Tutkunu olduğum halde bu kadar motosiklet ve bisikleti bir arada görmemiştim. Bisikletle tarladan şehre sebze meyve taşıyan satıcılar, belirli bir hızda birbirini takip eden motosikletliler, hele ki tek başlarına bile olsalar her beş saniyede bir deli gibi korna sesleri... Korna çalmazlarsa tekerin dönmeyeceğini düşünüyor olmalılar.

Tüm yiyecek içecek dükkanları, kaldırımlara tabure ve alçak masaları atmış. Kaldırımda pişiyor, kaldırımda yenip içiliyor. Hayat kaldırımlarda geçiyor dense yeridir. Aman Allahım o kaldırımlarda neler satılmıyor! 

Kalabalık sokaklarda bir süre dolaştıktan sonra sokak acentelerinden birini gözüme kestirip içeri giriyorum. Xuan düzgün bir çocuğa benziyor. Hanoi’den gidilebilecek günlük turları anlatıyor ama anlamak ne mümkün. Sözüm ona İngilizce konuşuyoruz. En sonunda yazmaya karar veriyorum. İnsanlar yıllarca baskı altında yaşadıkları için sanırım, bir şeyi iki üç kez tekrarlamaya çalışınca “okey okey anladım” deyip lafı ağzınıza tıkıyorlar. “Neyi anladın” diye sorduğunuzda, hiçbir şey anlamadığını öğreniyorsunuz. Yaza çize iki günlük Sa Pa turu satın alıyorum. Bir de akşam yemeği için restoran önerisi...

Ocean Star isimli restoranın menüsünü elime aldığımda geleneksel yemekleri olan Phở dikkatimi çekti. Pirinç eriştesi (noodle) kaynar suyun içinde 25 – 30 saniye haşlanıp, çok ince kesilen çiğ dana (tavuk ya da domuz) eti, taze soğan ve kuru soğanla yapılan bir yemek. Sonra da koca bir tencerede hazırlanan et ya da sebze suyu ekleniyor.  Yemeğinizle birlikte masaya ayrı bir tabakta kişniş yaprağı, fesleğen, soğan, soya filizi, chilli sos ve limon geliyor. Aynı kelle paça hazırlar gibi sarımsak, acı sos, soya sos, gelen otlar ve sebze parçaları, limonla istediğine göre şekillendiriyorsunuz. Phở ile tanışmaya henüz hazır değilim. Erteleyerek balık pane sipariş ediyorum. 

Hanoi kentini Instagramdan tanıştığım takipçilerimle gezmeyi Sa Pa sonrasına bıraktım. Niyetim önce Vietnam’ın en kuzeyine gitmek. Sonrasında orta ve güneye, Mekong Deltası ve nihayetinde Güney Çin Denizi’ne kadar gitmek... Ülke bir uçtan öbür uca 2.700 km.

Sadece Sa Pa İçin Vietnam’a Gelinir

Vietnam’da yolların hem kalitesi hem de hız limiti düşük. Ulaşım düşündüğünüzden çok daha uzun zaman alabiliyor. Onun için genelde geceleri ve yataklı vagonda seyahat ettim. Böylelikle üç haftalık gezimin sadece yarısından azında (4 – 5 saatliğine de olsa) otelde kalabildim.

Saat 22:00’de tren garına (Ga Ha Noi) geçtim. Beni Lao Cai’ye götürecek olan Fansipan Express’te kabini buldum. Bu arada 4 – 6 yataklı vagonlar da ilginç. Birbirlerini tanımayan 4 ya da 6 kişiyi rastgele aynı kabine koyuyorlar. Ayakkabılarımı çıkararak üst ranzadaki yerimi aldım. Uzanarak bedenimin bir parçasını, her şeyim olan (içinde fotoğraf ekipmanlarımın olduğu) çantanın üzerinde tutuyorum. Çalınır endişesiyle bırakın uyumayı, tuvalete gitmeye bile korkuyorum. Benden başka kabinde bir orta yaşlı anne - çocuk ve 60 yaşlarında bir erkek var. Arada bay/bayan kondüktör sürgülü kapıyı açarak kontrol ediyor.

350 km yolu yaklaşık 8 buçuk saatte tamamladıktan sonra Lao Cai’ye ulaştık. İnişli çıkışlı tek şeritli asfalt üzerinde, sisler arasında ve sağanak yağmur altında Sa Pa’ya ulaştık. Toplanma noktasında kahvaltı verildikten sonra 13 – 15 kişilik gruplara ayrıldık. Bizim 13 kişilik grupta sadece 4 erkeğiz. Ülke dağılımı Amerika, Singapur, Avustralya, Hollanda, Galler, Rusya, Alman, İngiltere, İtalya ve Türkiye. Gruptaki kadın ağırlığı tesadüfi değil. İnanın tek başına gezenlerin büyük çoğunluğu da öyle. Erkekler çalışıyor kızlar geziyor galiba.

Sa Pa turları iki veya üç günlük paket şeklinde. Sa Pa, sırt çantalı gezginler ve trekkingcilerin gözdesi. Dünyanın her yerinden gezgin var burada. Rehberimiz Tung’un verdiği brifinge göre, pirinç tarlaları arasından yağmur altında yaklaşık 18 km yürüyeceğiz. Üzerimizdeki ayakkabıları çıkararak iki günlüğüne uzun çizme kiraladık. Sırt çantalarımızı da koruyacak kapüşonlu ince yağmurluk, yürüyüş pantolonu alışverişlerimizi yaptık. Burası doğa yürüyüşçüleri ve kamp severler için cennet gibi. En baba 75 lt marka çantalar 10 Dolar. Yürüyüş ayakkabılarının fiyatını siz hesaplayın. 

Neyse ki rehberimiz Tung ile yola koyulduk. Etrafımızı çevreleyen, yöresel kıyafetlerini giymiş 10 – 12 kadar Monglu kadın da sırtlarında taşıdıkları sepetlerle bize eşlik etmeye başladı. Artık önümüzde filmlerde gördüğümüz eğimli, taraça şeklinde pirinç tarlaları başladı. Aman Allahım, burası cennet gibi! Etrafta çağlayan küçük şelaleler… Sık bambu ağaçları arasında yol açıp yürümeye çalışıyoruz. Ancak eğimli arazide ve vıcık vıcık kaygan çamurda ayakta durmak ne mümkün! Bayır aşağıya yuvarlanan yuvarlanana… Yanımızda eşlik eden köylü kadınlar yürüyüşçülerin ellerini tutarak düşmelerine engel olmaya çalışıyorlar. İnsanların boyları benim göğüs hizamda. Sanırsınız Gulliver’ın bir masalına düştüm.

İnce bir yağmur yürüyüş boyunca devam etti. Kendimi tıpkı bir serada dolaşıyor gibi hissettim. Hatta bir ara tepemize kim su püskürtüyor diye başımı gökyüzüne çevirerek baktım. 

Son zamanlarda bu kadar yorulduğumu hatırlamıyorum. Dağlar, tepeler aşarak sis ve yağmur altında zorlu, çok yorucu yürüyüşten sonra yemek için mola verdik. Burada köy yerinde yemek için çok fazla seçenek yoktu. Yemek ve sıcak içecek takviyesinden sonra tekrar yola koyuluyoruz. Artık küçük köylerin, patikaların arasından akşama doğru kalacağımız köye ve homestay’e ulaşıyoruz.

Sa Pa’da otel yok. Küçük homestay’lerde kalınıyor. Evler genelde iki katlı, ortası boş. Bildiğin yer yatağı çantanı ayakucuna alıp yan yana 15 – 20 kişi yatıyorsun. Sadece cibinlikle birbirinden ayrılıyor misafirler. Ev sahipleri, yiyecek içeceği servis ettikten sonra sessizce çekiliyorlar. Onların konakladığı bina ayrı…

Sabah 05:00’te çağlayan akarsuyun sesine uyandım. Sisler arasında yukarı aşağı yürüdüm. Serin temiz havayı içime çektim. Sadece Sa Pa için Vietnam’a gelinir. Ben burada tek başıma bir ay kalabilirim. 

Kahvaltı sonrasında erkenden yola koyularak, köylerin arasından ilerliyoruz. Ben portre bolluğu yaşadığımdan olsa gerek, kendimi kaybedip hep gerilerde kalıyorum. Sonrasında beklenen oluyor ve sonunda kayboluyorum! Rehber ve grubumuz beni unutup gitmişler düşünebiliyor musunuz? Etrafımda tek kelime İngilizce bilen köylü yok. Arkamdan arabasıyla gelen bir köylü içeride eşi ve çocukları olduğu halde beni götürmeyi teklif etti ama nereye? O tekrar tekrar Vietçe, ben İngilizce 10 – 15 dakika uğraştık nafile. Son anda tur satın aldığım oğlan aklıma geldi.  Arayarak ondan yanımdakine rotamızı vermesini ve beni gruba yetiştirmesini istedim. Yardım olsun diye yetiştirdi de. Bu yolculuğun benim açımdan en önemli kazancı, artık hiçbir aksilikte paniklemiyor, sakinlik içerisinde değişen bu yeni koşullar altında ne yapabileceğimi hesaplıyorum. Sihirli cümle: “Her zaman bir çözüm yolu vardır!” 

Tekrar Hanoi…

Başkent Hanoi’ye dönüp otele geçtiğimde Instagram takipçilerimden iki Vietnamlı üniversite öğrencisiyle buluşuyorum. Pırıl pırıl çocuklar. Nispeten düzgün İngilizceleri ile rahat anlaşıyoruz. Bu arada üyesi bulunduğum Sille Sanat Sarayı’nın 2 Vietnamlı üyesinden biri Hanoi, diğeri de Saigon’da yaşıyormuş. Mutlaka görüşelim diye sözleşiyoruz. 

Duc Anh, Sille Sarayı üyesi ve e-ticaret üzerine çalışan bir yazılım mühendisi. Motosiklete atlayıp bana göstermek istediği Buda heykeli yapan atölyelerin bölgesine gidiyoruz. Akşama kadar gazlıyoruz. Aklıma takılan, Vietnam ve Vietnam halkıyla ilgili sorduğum tüm sorulara açık yüreklilikle yanıt veriyor. 

Ertesi gün Tri ve Dat’la buluşuyoruz. Birlikte “Tek Kolonlu Pagoda” ve ülkenin ilk üniversitesi olan ve Konfüçyüs’e ithaf edilen “Edebiyat Tapınağı”nı geziyoruz. Tapınağın çok güzel bir giriş kapısı, içinde lotus çiçekleri bulunan havuzları ve bonzailer var. Ayrıca girişte taştan yapılmış büyük kaplumbağalar ve sırtlarında yazıtlar var. Bunlar Konfüçyüs öğretilerini başarıyla bitiren öğrencilerini onurlandırmak için dikilmiş. Daha sonra Hoan Kiem Gölü etrafında dolaşıyoruz. Burası daha ziyade öğrenciler ve genç aşıkların dolaşma yeri. 

Bu arada bir sorunum baş gösterdi. Normalde yemek yemekten keyif alan bir insanım. Ancak yemek saatleri yaklaşınca stres yapmaya başladım. 4 – 5 gündür de doğru dürüst bir şey yemediğimi fark ediyorum. Kahvaltı yapamıyorum. Sabahları yatağın üzerinde maymun gibi kuru meyve yemek de bana göre değilmiş. 3. gün getirdiklerimi dolabın dibinde bir yere attım.  Diğer öğünlerde artık dışardan gözüme kestirdiğim bir lokantaya girip oturarak vejetaryen olduğumu, tavuk veya kırmızı et yiyemediğimi, ancak deniz ürünlerine hayır demeyeceğimi vurguluyorum ama ne mümkün. Meğer ülkenin kuzey kesimlerinde deniz ürünleri hem az hem de pahalıymış. Her gün pirinç lapa ve haşlanmış sebze. Üzerine soya sos, chilli sosla durumu kurtarmaya çalışıyorum.

Ninh Binh’te Sandalla Gezinti

Hanoi’ye 2 – 3 saatlik mesafedeki Ninh Binh’e geldik. Burada yerden fırlamış gibi görünen kayalıkların arasında bot ya da sandalla geziliyor. Tabiatı muhteşem. Ülkenin birçok yerinde olduğu gibi burada da yine çoğunlukla kadınlar çalışıyor. Üç dört turistin gezdirildiği sandallarda ayakları ile kürekleri çekenler kadınlar... Göz alabildiğine yemyeşil... Bu kez bir Belçikalı cerrah ve İngiliz borsacı ile aynı sandala düştük. Yüzlerinin asılmasından, fotoğraf çekmek için ön tarafa geçmemden çok hoşlanmadıklarını anlıyorum. Su üzerinde kayarcasına gidiyoruz. Bir iki yerde koca dağın altındaki tünelden eğilerek geçiyoruz. İnsanın ister istemez içi ürperiyor. 100 metre kadar karanlık dehlizde ilerlerken, ışıksız basık ortamdaki sessizlikte sadece kürek seslerini işitiyorum. Sonrasında dümdüz ovada birden bire yükselen kayalık ve tepeler bana Bond Adası’nı anımsatıyor.

13 Saatlik Yolculuktan Sonra Hue…

Hanoi'den SE1 treniyle 13 saatlik yolculuk sonrasında nihayet Hue'ye ulaştım. 1800 - 1945 yılları arasında krallık döneminde başkentlik yapmış. Ortasından Huang Nehri (Parfüm Nehri) geçen Hue'nin en önemli yeri "Yasak Mor Şehir" de denilen kale bölgesi.

Açıklık geniş alanlar, bol yeşili ve ağaçları ile Hue'yi pek sevdim. Bazı ağaçlar çok yaşlı, dalları ve gövdesi ile adeta eriyip akmış mum görünümünde. Park, bahçe ve kaldırımlardaki tüm ağaçlar numaralandırılmış ve bakımları düzenli yapılıyor.

Otel arayışımı da artık bir düzene koydum. Booking.com üzerinden memnuniyet seviyesi ve fiyatı sıralayarak seçtiğim otele doğrudan gidiyorum. Fiyat doğal olarak booking.com'dan daha ucuza geliyor.

Kaldığım otelde beni taze ananas suyu ve mango, dragon fruit'e kadar 6 çeşit meyveyle karşıladılar. 10 - 15 Dolar’a oda satan bir tesisin bu hizmeti verebilmesi, tüm personelin sıcak karşılama ve ilgiyle nerden geldiğimi, daha önce Vietnam'a gelip gelmediğimi tek tek sorması, itiraf edeyim bir otelci olarak beni utandırdı. Biz bir şeyleri Türkiye’de yanlış yapıyoruz galiba. 

Fotoğrafçılar İçin Cazip Hoi An…

Hue’den Hoi An’a karayolundan gidiş 150 km. İlk kez gündüz ve yine ilk defa otobüse bineceğim. Otobüs, 10 – 12 yaşlarında Hyundai marka bir otobüs olmasına rağmen koltuklar çok geniş ve konforlu. Otoban(!) dedikleri çevre yoluna çıktıktan sonra 50 km hızın üstüne asla çıkmadı. Yollar hem kalabalık hem de hıza çok da elverişli değil. Yaklaşık 6 saatlik bir yolculuk sonrasında Hoi An’a ulaştık. Yine internet sitesi üzerinden kalacak yer seçerek, pazarlık usulü bir homestay’de kalacak yerimi ayarladım. Bu defa kalacak yerim çok konforlu. Havuzu bile var. Odayı görüp duş aldıktan sonra, sanki o yolculuğu hiç yapmamış gibi hemen aşağı indim. Apart sahibinden motosiklet kiralayarak harita üzerinden şehrin her yerini dolaşarak keşif yaptım.  

Ertesi gün erken saatlerde pazar yerine gittim. Burada da zaten artık ülkenin birçok yerinde olduğu gibi satıcıların tamamına yakını kadın. Hoi An hoş bir yerleşim yeri olmakla birlikte küçük, sade, renkli ve gelenekselliğini korumasıyla son derece dinlendirici ve rahatlatıcı bir kasaba. Zaten 1999 yılında da Unesco tarafından Dünya Kültür Mirası listesine alınmış. Tekneler şehir merkezine kıyıdan içeriye iki kilometre kadar sokulabiliyor. Öğle saatlerinden itibaren Bach Dang caddesinin bir paraleline geçiyorum. Fransız ve Portekiz koloni döneminden kalma yapıların korunarak günümüze kadar gelmesi, o dönemleri yansıtan bir hoşluk oluşturmuş. Renklere vuruldum. Yapılar genellikle sarı tonlarında. Beni Vietnam’da en çok etkileyen ikinci yer burası oldu. Fotoğrafçılar için de çok cazip.  

Sonrasında Japon Köprüsü’ne geçtim. Kalabalık arttı artık. Ziyaretçiler çoğunlukla Uzakdoğu kökenli. Thu Bon nehri kenarında kurulu bu köprü, zamanında ticaret yapan Çinli ve Japonların mahallelerini birbirine bağlarmış. Köprünün bir girişinde maymun heykeli, diğer girişinde de köpek heykeli var. Sebebi de ay takvimine göre köprünün yapımı Maymun yılında başlayıp, Köpek yılında bitirilmiş. Daha sonra 1719 yılında Vietnamlılar, köprü içine küçük bir tapınak eklemişler. 

Akşam olup hava kararmaya başlayınca işin rengi değişti. Nehir üzerine dilek mumları yakılarak salıverilmeye başlandı. Fenerler, lambalar gece insanı bambaşka atmosfere sürüklüyor… 

9 Adalı Nha Trang

Hoi An’dan Da Nang’a geri dönüyorum. Kıyı şeridi boyunca Koreli firmaların yaptığı devasa oteller sahili doldurmuş bile. Şehir gezmeden Nha Trang’a yataklı vagonda gidiş bileti alarak yola koyuluyorum. Akşam 21.45 gibi Nha Trang'dayım. Buradan Sevgili Nilüfer, Mert ve Anex Tour Vietnam Ofisi'ne çok teşekkür ederim. Deniz kenarında şirin bir otelde rezervasyon yaptırmışlar.

Saat 08:00 gibi kahvaltıya indim. Fonda piyanoyla "The winner takes it all" çalıyor. "I don't wanna talk, about things we've gone through..." Hayır hayır… Şimdi duygusallığa yer yok. Aceleyle bir şeyler atıştırıp kendimi dışarıya atıyorum. Otelin karşısına geçip Central Park'ın içerisinden geçerek sahile doğru yürüyorum. İlginçtir Vietnam'a geldiğimden beri hiçbir yerde müzik duymadım. Açıkçası yerel müziği de bilmiyorum. Yan yana sıralanan kafe ve Beach Club'ın sadece ikisinde kısık sesle chill out tarzı çalıyordu.

Kilometrelerce uzunluktaki sahil bu saatte boş. Müşteri profili genelde orta yaş ve hedef kitle Doğu Rusya. Antalya'da bu servis verilse müşteri kaçar. 

Sıcak altında yürüyüş kesmedi. Uzaklarda bir teleferik gördüm sanki. Bir taksi çeviriyorum. Dikkatli arkadaşlarım, arkadaki mavi tabelada "Pegas" ibaresini görmüş olmalılar. Anex Tour ve Pegas burada harika işler çıkarıyorlar. Her ikisinin de ofisini ziyaret edecektim. Ama ne yazık ki günlerden pazardı. Yurdum insanının ya da şirketinin yurtdışında iş yaptığını, bir de başarılı olduğunu görmek beni mutlu ediyor. Bu işler hiç kolay değil.

Vinpearl Adası'na gidiyorum. İçinde food court, aqua park, dolphin park, şov ve animasyonlar…

Nha Trang’ın etrafında dokuz ada bulunuyor. Bunlardan birinde Vinpearl eğlence merkezi kurulu. Adayı turladıktan sonra şehre dönüp asırlık Büyük Kral Katedrali’ni (Taş Kilisesi) geziyorum. Ardından, Vietnamlı Budistler tarafından 7. ve 12. yüzyıllar arasında inşa edilmiş olan Po Nagar Cham kulelerini ve anıtlarını geziyorum. Gerçekten çok etkileyici yapılar. Yapıların hemen arkasındaki gün batımı manzarası nefis. 

Akşam Mert beni aldı. Lemongrass'ta masamızı aldık. Sevgili Levent Yücetin’in doktor tavsiyesini dinleyerek masayı donattık. Bir kez daha Mert'e teşekkürler. Muhabbet güzeldi. Bir dahaki sefere Antalya'da buluşmak üzere sözleşiyoruz.  

Tahmin edeceğiniz gibi yine ben gece trenindeyim. Yollar yollar… Saat 00:30. Sabah 05.00'te Sai Gon'da olacağım.

Sai Gon’da Enteresan Bir Mekan

Dostum Nguyễn ile Sai Gon’da buluşup bütün gün fotoğraf konuştuk. Öğleden itibaren bize eşi Sevgili Oanh da katıldı. Karı koca beni sıkı sıkı tembihlediler. “Bak sırt çantanı öyle arkana alma! Kalabalık yerlerde dolaşırken sırt çantanı önüne as! Fotoğraf çekerken makineyi elinle böyle tutma, askısını şöyle eline dola! Çin mahallesinde tek başına dolaşma...” Vietnam’dayken benim için en çok Vietnamlı dostlarım endişelendi. Temkinli olmam için uyardılar. En ufak bir tatsız olay yaşamadım.

Aşçılarına benim için hazırlattıkları öğle yemeğinden sonra, Mekong Deltası programı yapıp ayrıldık. Akşam Nguyễn'le birlikte motosikletle gezerek mavi saatlerde şehri görüntüledik. Aksam yemeği için ilginç bir mekana götürdü. 40 metrekare ve 3 katlı bir akvaryum düşünün. İçinde farklı midyeler, istiridyeler, okyanusta yakalanıp getirilmiş devasa yengeçler, ahtapot, karides ve balıklar… Siparişe göre oradan çıkarılıp mutfağa gidiyor.

İşte yazının burası gurme dostlara göre. Üst kata çıktık. Masayı donattılar. Önce barbekü midyeler, sonra tencere içerisinde haşlanmış midyeler minik kaplar içerisinde 8-10 çeşit sosla servis edildi. İri istiridyeler üzerinde kaşar eritilmiş. Sonra masamıza mini bir ocak getirip üzerine, önceden sosu hazırlanmış ve içerisinde sebzeler bulunan tencereyi oturttular. Kaynamaya başlayınca ben daha ne olduğunu anlayamadan koca bir kase dolusu baby ahtapotu canlı canlı tencereye boca ettiler! Daha fazla detay veremiyorum… Sen misin deniz ürünleri severim diyen! Hata benim…

Can Tho ve Mekong Nehri

Yemekten sonra Nguyễn, beni Can Tho'ya götürecek 21.30 otobüsüne bıraktı. Meğer bu bir Sleeping Bus'mış… Bir otobüs düşünün, içerisinde üç sıra tekli koltuk ve iki koridor var. Hah o teklileri de yarım şezlonglu iki katlı ranza olarak düşünün. Evet, onu ben de düşünememiştim.

Neyse meraklısı Google’dan araştırabilir. İşin berbat kısmı önünüzü, yolu göremiyorsunuz. Bu şekilde 16 saat de olsa gideceksiniz! 

Neyse ki benim yolculuğum 01.00'de Can Tho'da bitti. Rezervasyon yaptırdığım Sai Gon Can Tho Otel'e gittim dinlendim. 04.00'de kalkıp hazırlandıktan sonra, sırt çantamı alarak kendimi 05.00'te dışarı attım. 

Ortalık hala karanlık. Efsane Mekong Nehri boyunca yürüyorum. Ama ne mümkün? Tekneye davet eden çığırtkanlarla birlikte yürüyoruz. Bir iki tur attıktan sonra yüzünü fotografik bulduğum yaşlı bir kadınla pazarlık ediyorum. Anlaştıktan sonra, "Yabancı değil bu bizim birader olur" gibisinden genç bir adama beni paslıyor. Bu konuşmalarda benim gram Vietçe bilmediğim gibi onların da İngilizce bilmediğini bilmem hatırlatmama gerek var mı? 

4.5 - 5 metre uzunluğundaki tekne alacakaranlıkta Mekong üzerinde kaymaya başlıyor.  Nehir üzerinde bir saatlik yolculuktan sonra pazar yerine geliyoruz. Ağzım açık, hayran hayran dört bir tarafa bakıyorum. Nehir sığ olduğundan büyüklüğü ne olursa olsun, motorlar teknelerin kıçında. Uzun şaftlı motorlar, dümen üstüne oturtulmuş ve pervaneleri havada. Gideceği zaman pervaneyi suya daldırıp gidiyor. İletişim kuramadığım teknecim, bana sormadan üzerinde duman tüten, baharatlı, yemek kokuları ve tencere dolu tekneye yanaşarak bağlanmaya çalışıyor. İtiraz ediyorum. Şaşırarak inanmaz gözlerle içinden "Nasıl yani sabah Phö de mi içmeyeceksiniz bayım? Yok artık! Meşhur kahve çaylarımızı da içmeyeceksiniz demek! O zaman ne demeye..." gibi şeyler diyor olmalı.

Anlaştığımız gibi üç saat boyunca pazarı geziyoruz. Mutluyum. Mekong tutkumu artık ne kadar çok anlattıysam, Nguyễn bana “Mekong Delta Man” diyor. Etrafımdaki adeta taşarcasına kulaklarına kadar karpuz, ananas, sebze meyve yüklü teknelerle satıcıları tarifsiz hayranlıkla inceleyerek hiçbir detayı atlamadan doya doya yaşıyor, zengin görüntüleri önce zihnime, sonra makineme kaydediyorum.

İnsanlar için bu sadece bir nehir değil. Uzanıyor tenceresini yıkıyor. İletişimi, ulaşımı onun aracılığıyla. Kimi tekneler yanını üstünü kapatmış, kimisi tekne üstüne konteyneri andırır tarzda tenekeyle çevirmiş. Kimi nehir üstünde kazıklar üstünde, kimi teneke barakaları yanına kurmuş. Çocuklar burada doğmuş, nehirden doyuyor. Başka türlü bir şey bu. Hayat, her şey iç içe…

vietnam

Otele geçip kartları boşaltıyorum. Sonra sırt çantamla pazar yerinin yolunu tutuyorum bu kez. Çok büyük kapalı pazar dışarıya kadar taşmış tıklım tıklım. Aman Allahım! Kırmızı et, tavuk çeşitleri, türlü deniz canlıları, sebze, meyve... Satıcılar da müşteriler de kadın. Defalarca tur atıyorum. Kurbağalar, midye, istiridye, ahtapot, karides ve balıklar leğenlerin içinde canlı satılıyor. Donuk şoklu bir şey görmedim burada. Bulunduğum bölge turistik değil. Çevremde hiç Avrupalı yok artık. Burada benden başka hiç yabancı olmadığını birden fark ediyorum. Bakışlar üzerimde. Koku inanılmaz ağır… Tedirginlikle gözüme kestirdiğim bir lokantaya çöküp, içecek ve cips niyetine karides istiyorum. Sonrasında tatmin olmayarak sizin için pazar yerinde cep telefonu ile fotoğraf çekmeye başlıyorum... Hayret! DSLR devasa makineyi görünce çil yavrusu gibi dağılıp kaçan, yüzünü saklayan yok bu sefer… Bir gün aynasıza geçersem tek nedenim bu olacak. Burada paylaştığım fotoğrafları ağır bir şekilde inceleyip sansürden geçirdikten sonra paylaştığımı bilmenizi isterim. Gerçek durumu buna göre hayal edin.

vietnam pazar

Bu arada kendime de bir dilim balık, yarım kilo da en jumbosundan tiger karides seçtim. Lokantada aşçı kadına teslim ederken "Yok artık, hepsini sen mi yiyeceksin..." gibisinden baktı bana. Menülerindeki yazı ve fotoları göstererek baharat istemediğimi anlattım. “Okey okey” dedi. 10 dakika sonra her şey hazırdı. Karidesler yine de şnitzel tarzında kaplama ile kızartılmış, meyve aromalı ve değişikti. Ama zavallı balığım, lapa pilavın üzerindeki haşlanmış sebzeden yer yatağında, domates sosuyla sotelenmiş bir şekilde yatıyordu. Hayal kırıklığı içerisinde uzattıkları çatalı reddederek, chopstickler’e uzandım. Onları anlamalıyım. Dante'nin Ravenna'da kaleme aldığı sevdiğim dizeleri aklıma geliyor… "Başkasının ekmeğinin ne denli tuzlu, başkasının merdiveninden çıkmanın ne denli zorlu olduğunu göreceksin"

Otele döndüğümde resepsiyonist bilgilendirdi: Beni daha güneye Soc Trang'a götürecek otobüs, sabah 04.30'da alacakmış... Mekong'u yakın takibe devam edeceğim. 

Biyolojik Hazine Bölgesi: Mekong Deltası

Sabah otelimden ayrılarak, otobüsle Soc Trang'a gidiyorum. Sonra Nga Nam Station'a minibüsle, Thamh Hiep Hotel'e de motosikletle gideceğim. Kağıt üzerinde güzel görünüyor. Bölgede Mekong'un 5 ayrı kolu var. Üzerinde yer alan yüzer pazarları ve geleneksel yaşamı kayıt altına alacağım. Planım bu.

Mekong Deltası, Güneydoğu Vietnam’ın 39 bin kilometrekare gibi çok büyük bir alanını kaplıyor. Mekong Nehri, denize dokuz büyük koldan döküldüğü için Vietçe’de "Dokuz Ejder" deniyor. Bölge "biyolojik hazine bölgesi" olarak nitelendirilmeye başlamış. Çünkü 10 bin yeni tür bulunmuş. Çin Denizi'ne açılan bölge artık tamamen Mekong'la bütünleşmiş durumda.

İki saat sonra otobüsümüz mola için durdu. Restorana girişte çoğu işyerinde olduğu gibi yerde Buda heykeli, önünde yanan tütsüler ve sunakta meyveler... İçerde öküz gibi kocaman bir hayvan çevrilerek kızartılmış, iri parçalar halinde bekliyor. 45 yaşlarındaki asabi kaptan yanına oturmam için işaret etti. Önündeki beleş tabak, tepeleme pilav ve yağlı et parçaları dolu. Sağlamcı yanım gene ağır bastı. Cebimdeki kağıt tomarını açarak "Usta ben Soc Trang'a gidiyorum biliyorsun değil mi?" deyince kaptanın şafak attı. Kaşığı attı birden elinden. Kafasını sağa sola sallayarak "Hayır hayır bu otobüsle Soc Trang'a gidemezsin." Muavini çağırdı elini sallayarak. Bağırıp çağırdıkça renkten renge giren çocuk, cebinden cep telefonunu çıkarıp sağı solu arıyor ama ne mümkün. Boynu bükük, sabahın kör saatinde kimseye ulaşamıyor. Kendilerine eğlence çıkan 6 - 7 genç çocuk geldi. Omuz omuza başımıza toplanıp gülüşüyorlar. Bu bir kabus, karabasan olmalı. Şimdiye kadar defalarca yaşadım bunları ama hep güvendeydim. Ya da hiç birinde kurban ben değildim. Nasıl olsa bu memlekette kimse anlamıyor, bıraktım İngilizce’yi. O Vietçe, ben Türkçe artık ne fark eder? "Nasıl gitmez yaa, otobüse binerken ikinize de gösterdim ya bileti?" Burnuna uzatıyorum. Kaptan sinire kesmiş şekilde o da muavine, garibim kan ter içerisinde ha bire telefonla çözmeye çalışıyor. Sonra "Ben ordan Nga Nam Station'a gideceğim" deyince kaptanın yüz kasları gevşedi. Bıraktığı kaşığa hırsla asılarak ete daldırdı, "Seni yolda indiririm, oradan motosikletle gidersin" 

Vietnam'da motosiklet ve bisikletler de taksi gibi ulaşım aracı. Beni yolda indirdikleri yerde hemen seğirtiyorlar. 25 km yol için 350 bin VND istemesine rağmen 120 bin VND'a (yaklaşık 5.33 Dolar) hemen anlaşıyoruz. Hava çok sıcak, 30 - 32 derece civarı. Artık içi iz yapmış kirli kaskı başıma geçirmem için uzatıyor. Neredeyse bindiği uçağın idaresini elinde tutmak isteyen yapımı geçtim, çok içli dışlı olmaktan hazzetmezken selede dip dibe oturacağız. Sırt çantam ağırlaşıyor, sıkıntıdan terlemeye başladım. Bozuk bir asfaltta 30 km hızla hoplaya zıplaya tır tır gitmeye başladık. Dikkatimi dağıtmak için sağı solu seyrediyorum. Yok! Bir karış boş toprak yok. Her yer yemyeşil ekili.

Sonunda otele geliyoruz. Otel dediysem, adam 2-3 katlı ev yapmış, alt katını kiraya veriyor. Resepsiyondaki çocuğun motorunu kiralayarak nehre ulaşıyorum. Önce yukarı aşağı turladıktan sonra bir tekne kiralıyorum. Burası çok küçük bir yerleşim alanı. İnsanların çoğu su üstünde ya da kenarında yaşıyor. Fotoğrafa odaklanıp tüm kanallar boyunca turluyoruz. İnsanlar beni görünce gülüyor. Arkamdan bağırıp sesleniyor. Bizim yaşlı kayıkçı da kendisine laf atan arkadaşlarını gördükçe, zengin Amerikalı turisti almış da turnayı gözünden vurmuş modunda pek bir keyiflendi. Ben de laf atanlara Türkçe cevap verip, Türkçe sorular soruyorum…

Tekneden inip, birbirine yaslanmış sazdan, teneke ya da ahşap yasam alanlari arasinda dar yollarda motosikletle geziyorum. Ne mümkün! Ha bire birileri seslenip çağırıyor. Birkaç kez “acaba sırt çantam açıldı da bir şey mi düşürdüm” diye kontrol ettim. Yoksa sabah aynaya bakmadım da suratımda mı bir şey var? Hayır yok… Hayatımda inanın gerçekten ilk defa ilgiden sıkıldım. Çok rahatsız edici. Kendilerine benzemeyen birini ilk kez görüyorlar herhalde!

Son bir haftadır öğünü teke düşürdüm. Öğleden sonra acıktığımı hissedip, motoru bir seyyar satıcı teyze önüne çekiyorum. Önünde hem mangalda muz közlüyor hem de yağ dolu tencerede patates kızartıyor. Önce iki küçük muz yiyorum. Sonra tadımlık kızartma…

Mekong’la birlikte en güneye, Çin Denizi’ne inerek turumu tamamlıyorum. Vietnam’da ne vardı derseniz, kalabalık, motosiklet ve korna sesi, yoksulluk ama her şeye rağmen mutlu olmasını bilen saygılı, nazik ve güler yüzlü insanlar…

Kısacası ne kadar az şey istersen, o kadar mutlu olursun felsefesi her yeri sarmış, bu da insanı düşünmeye sevk ediyor, hatta hayatı sorgulamanıza neden oluyor. Beni çok etkileyen Buda‘nın felsefesinin kaynağını  kısaca sizlere yazayım: Buda çok varlıklı bir aile de doğuyor, büyüyor ve halktan kopmuş yaşarken, günlerden bir gün yaşadığı uçsuz bucaksız sarayın kapısı açık kalıyor. Sessizce kapıdan çıkıyor, daha adımını atar atmaz dışarıda ilk ölümü, sonra hastalığı ve fakirliği görüyor. Ve üzerine sadece bir bez sarıp, çıplak ayakla halka karışıyor. Tüm ailesini ve mal varlığını terk ediyor. Felsefenin çıkış noktası bu.

Bir yanda Buda’nın “azla yetin mutlu ol” felsefesi, bir yandan önce Çin, sonra Fransız ve Amerikan sömürgesi altında kalmaları, özellikle cadde ve sokaklara hatta sosyal yaşantıya da yansımış. Bir an kendinizi Paris’te  Champs–Élysées’de sanıyorsunuz. Ertesi gün yüzer teneke evlerde yaşayan halkı görünce… Bu ne tezatlık yine düşündürüyor. 

Bu gezi beni çok olgunlaştırdı ve dönüştürdü. Gezi seyahat kavramı da farklı bir anlam kazandı artık. Bundan sonra dünyanın istediğim her yerine tek başıma gidebileceğimi düşünüyorum. Bu deneyimi yaşamamı sağlayan GezginFoto Dergisi’ne ve Qatar Airways’e çok teşekkür ederim.

Yazdır e-Posta