Arayış
Makale

Arayış

İnsan fotoğraf çekmeye karar verdiğinde, ilgisini çeken her şeyin bir kaydını alır. İnsan neden fotoğraf çektiğini anladığı gün, insanlara görsel öyküler anlatır.

Yazı ve Fotoğraflar: Gılcan Mete DELİBAY

Büyük kızım lise birinci sınıfta iken karşıma dikilip Sigmund Freud’a ait tezlerle benimle sohbet etmek istemişti. Freud’un yıllar süren birikim, deneyim ve kültürel alt yapısı ile ortaya koyduğu analizlerle daha hayatın başlangıcındaki bir gencin babasıyla bu konuları tartışması bana doğru gelmediği için şunu demiştim. “Seninle bu konuları konuşacağız fakat önce yaşının gerektiği gibi eğlen, biriktir, yaşa! Sonrasında Freud’un biriktirdiğinin yarısı kadar olduğunda oturup konuşalım.”

Kızım üniversite eğitimini psikoloji dalında, yüksek lisansını da klinik psikolojisi alanında yaparak mezun oldu. Yıllar önce söylediğim bu sözü hatırlatarak karşıma gelip hadi konuşalım dediği takdirde sanırım ona “Ben bilmediğim konularda dinlemeyi tercih ederim” diyerek susacağım. Artık kızımın bu kadar birikimi olduğu bir konuda yapacağım en güzel şey onun bilgi birikiminden faydalanmak olur.

Bu diyalogu anlatma sebebim, insanın kendisini bilme arayışına dikkat çekmek. İnsanın kendini bilme arayışı, kendini bilme çabası, bilmediği şeyleri kabullenerek öğrenme çabasından geçer. İnsanın kendini arayışı; tamamlanmış bir süreç değil, yeniden değerlendirmeye açık bir süreçtir. Bu anlamlandırma ve değerlendirme aynı zamanda bir görme biçimidir. Genellikle bitmesi umuduyla başlanan fakat bitmeyecek bir süreç olarak kendini ortaya koyan bu arayış, insanın kendisini ve diğer insanları içinde konumlandırdığı kâinatla arasında kurduğu ilişkiyi şekillendirmesi bakımından önemlidir.

Yaşamımızın başladığı andan gençlik yıllarına kadar sürekli olarak her türlü çevresel faktör tarafından etkileşim içine giriyor, dayatmalara maruz kalıyoruz. Bu süreçte bizlere neyin doğru neyin yanlış olduğu, neyi yapıp neyi yapmamamız gerektiği gibi her türlü yaşamsal tutum, davranış ve inançlarımız kültürel bir aktarım ile yükleniyor. İnsan bir yaştan sonra kendini bulma ve kendi içindeki duygusal ve etkileşimsel süreçler sonunda kendini arayışa giriyor.

28. sayıda yayınlanan ‘Fotoğrafın Evrimsel Sancıları’ başlıklı yazımda, fotoğrafçının fotoğraf makinesi ile başlayan sürecindeki en önemli aşamanın öğrenimden sonraki kendini arayışı olduğundan uzun uzun bahsetmiştim. Bu aşamaya gelen fotoğrafçının artık kendisine ait seçimlerle ve duygusal bağla çektiği fotoğraflarla yeniden doğumu başlar. Bu süreç insanın kendisini arayış süreci ve kendini bulma arzusu ile paralel devam eder.

Philosophia; bilme sevgisi, bilgelik ve bilgi aşkı, zorlu çalışma gerektiren iz sürmelere, arayışlara ve uğraşlara düşkünlük ve tutkunluk demektir. Fotoğrafçının yolu; bilme arzusu, çalışma, iz sürme, arama ve tutku ile devam ederken kendini arama-bulma çabası da devam etmiş olur.

Fotoğrafçı entelektüel birikimini artırırken, hayatı gözlemleyerek oluşturduğu bileşenler yerine artık ruhuyla oluşturduğu fotoğraflar üzerinden öyküler yazmaya başlar. Kendini bilme arttıkça, fotoğraf artık bir kaydetme aracı olmaktan çok, bir anlatma aracına dönüşür. İşte o zaman fotoğraf kelime anlamına, yani ışıkla yazma haline kavuşur.

Tuhaftır ki evrende nereye baksak, karşımızda bir ayna olmadığı sürece kendimiz dışındaki nesneleri ya da canlıları görürüz. Aslında seçerek baktığımız bu görüntülerde bir nevi kendimizi bilme konusunda geçmişimiz, o andaki hissiyatımız veya geleceğimizle ilgili bağlar kurarız. Kendimizi bulma çabamız Batı Felsefe Tarihine göre Thales ve Yedi Bilgeler döneminde başlamış ve günümüze kadar devam etmiş görünmektedir. Kendini bilme çabası, kimi zaman haddini bilmek anlamında kullanılmış olsa da ekseriyetle kişinin kendisini daha iyi olana dönüştürebilmesi için ne olduğunu, başka bir ifadeyle özünün ne olduğunu, özüne ait olanlarla özüne ait olmayanları ayırt ederek, kendisine özen göstermenin imkânına sahip olabilmek için gerçekleştirilmesi gerekenler kastedilerek kullanılmıştır. Baktığı alanda kendisini görmeyen insanın, gördüğü her şeyle arasında bir bağ kurarak oluşturduğu bu kendini bilme çabası, aynı zamanda ulaştığı tanımlama ile bir anlama ve anlatma çabasıdır.

Yollarda olmayı çok sevdiğim bir dostumla yola çıktığımda fark ettim ki aslında benim yola olan bağım kendime olan bir yolculuğum. Aslında yol dediğimiz, insanın kendisine olan yolculuğun bahanesinden başka bir şey değil. Çünkü yolda yeni gördüğümüz her şey bizim içimizde eksik olan bir parçayı tamamlıyor. Kendimizi bulma çabamızda eklemeler yapıyor, bazen de değiştiriyor.

Zaten fotoğraf yolculuklarımız da bu şekilde değil mi? Kendimizi tanımakla paralel giden bir değişim… Her şeyi çekmeyi bir süre sonra sevmemeye başlıyoruz. Fotoğrafta anlatmak, oluşturmanın önüne geçiyor. Gittikçe daha samimi, daha anlamlı, daha duygulu fotoğraflar, salt estetik ve kurallara dayanmış fotoğrafların önüne geçmiyor mu? Başkaları tarafından belirlenmiş konuların peşinde olmak yerine, kendimize ait karelerin peşinde olmanın tadı nasıl açıklanabilir ki! İnsanın kendisini bulması gibi fotoğrafta da özüne ulaşması, zaman içinde en temel sancımız olarak karşımıza çıkıyor.

Her gün inanılmaz sayıda fotoğraf görüntüsüne maruz kalıyoruz. Bunca fotoğraf görselinden parmaklarımızın küçük hareketleri ile geçerken öyle bir fotoğraf karşımıza geliyor ki yüreğimiz, ruhumuz bir anda tutulup kalıyor. Uzun uzun bakıp hissettirdiği duygular, geçmiş ya da gelecekle ilgili kurduğumuz bağ, bizi esir alıyor. Her fotoğraf herkes için aynı seviyede beğeniye tâbi olamaz. Güçlü bir anlatım dili olan her fotoğraf öyküsü ise mutlaka okunacak ve değer görecek kalpler bulur.

Tarih, söyledikleri ve düşündükleri yüzünden reddedilerek şiddetli eleştirilere maruz kalmış bilim ve sanat insanlarıyla doludur. Popüler kültür yaşamın her alanında olduğu gibi fotoğraf dünyasında da kendini göstermekte ve beğeni alan fotoğrafların peşinde fotoğrafçılar zaman ve emek harcamaktadır. Fakat tarih bize göstermektedir ki kendisi olan ve düşüncelerini ortaya koyan oluşumlar zaman içinde hak ettiği değere ulaşmaktadır. Çağımızın beğenilme sayılarına endekslenmiş fotoğraf kareleri yerine, fotoğrafçısının kendini bulmasıyla oluşan anlatım diline ulaşmış eserler mutlaka aynı beğeni ya da ilgiyle karşılık bulamaz. Zaman bazen erken, bazen geç de olsa gerçekten özgün olan ve anlam kazanmış her şeyi mutlaka taçlandırır.

Bu sayıda portre, ışık, kış fotoğrafı, sonbahar fotoğrafı nasıl çekilir diye teknik birkaç bilgi içeren bir yazı yazmak istemedim. Biraz çaba ile teknik çekim bilgilerini kullanma becerilerine ulaşmak mümkün ve kolay. Zor olan insanın kendini bulma çabasına girmesi ve bu arayışın sonunda ulaştığı yerde fotoğraflarla öyküler yazabilmesidir.

Mevlanaya atfedilen ama yazarı konusunda kesinlik bulunmayan ‘’ KARANLIĞIN İÇİNDE DOĞDUM ‘’   şiiri insanın kendini arayışını çok güzel anlatmaktadır. Fotoğraf da aslında bir belge gerçeklik kadar kendimizi arayışın bir parçası olarak hayatımızda yerini alıyor.  Bazen fotoğraf çekerken seçtiğimiz görüntülerle kendimize bir parça daha ulaşıyoruz.  Bazen seçtiğimiz görüntülerle yeniden yaratıyoruz kendimizi.

Sokrates dostlarına yazdığı ‘Cinnet Notları’nın birinde şöyle demektedir:

Dostum Georg’a.

Beni keşfettikten sonra, hiç de öyle hüner isteyen bir şey değildi bulmak. Zor olan şimdi, beni kaybetmektir. 

Sevgili dostlar, kendinizi arayın, fotoğrafta kendinizi arayın. Fotoğraflarınızla kendinizi anlatın. Kendinizi bulduğunuzu düşünüyorsanız, lütfen kaybedin ve aramaktan vazgeçmeyin. 

Şimdi hayatımın en değerli varlığı kızımla oturup Freud’u ondan dinleyeceğim. Benden olan bir candan kendimi bulmak için öğrenecek kadar bilmediğimin farkındayım.

Etiketler: fotoğraf

Yazdır e-Posta