• Anasayfa
  • Makale
  • “Fotoğrafçının Olmazsa Olmazı Derdidir” Dayk DANZİG
“Fotoğrafçının Olmazsa Olmazı Derdidir” Dayk DANZİG
Makale

“Fotoğrafçının Olmazsa Olmazı Derdidir” Dayk DANZİG

İFSAK’ın 2021’de görevlendirilen yeni başkanı Dayk Danzig, giderek gençleşecek bir bakış açısının derneğin gelişmesine katkıda bulunacağını söylüyor.

Röportaj: Nihan ÖZGEN

Röportaj Fotoğrafları: Sahra SEÇUK

Fotoğraflar: Dayk DANZİG & İFSAK Arşiv

Dayk Bey öncelikle İFSAK başkanlığınız hayırlı olsun. Biraz hikâyenin başına gidelim, fotoğrafa ilginiz ne zaman başladı?

Ben 2 buçuk yaşındayken babamı kaybetmişim ve babasız büyüdüm. Evde olmayana öykünür, onu biraz daha kahramanlaştırır, ona ait şeyleri daha fazla önemsersin ya böyle bir durum vardı. Evde de ona ait eşyalar var tabi, 70’lerden kalma iki tane fotoğraf makinesi... O iki fotoğraf makinesi benim için babamla bağlantıydı. Onların çalışıyor olması benim için önem arz ediyordu. Ama kullanabiliyor muydum, kullanamıyordum… Nasıl kullanıldığını bilmediğim ve film olmadığı için… Çocuk aklıyla sadece çat çat sesler çıkartıyordum. Onunla bir şekilde başladı iş.

Ve her zaman söylediğim, insanın kendi içinde dertleri vardır, zaten dertleri olmasa sanat ile uğraşamaz. Hiçbir sanatçı pür pak, çok sağlam mental bir duruma sahip değildir. Hepimiz insanoğluyuz, psikolojik olarak bir sürü sıkıntılarımız var ve bundan besleniriz. Yoksa hiçbir şey üretemezsin. Bütün sanat dalları için de geçerlidir bu. Benim fotoğraf ile hikayemin başlangıcı da bu sakatlık… Yani benim babasız büyümüş olmamın, baba hasretinin getirdiği bir durum. Şöyle bir şey söyleyebilirim, eğer o fotoğraf makineleri keman olsaydı muhtemelen keman çalmaya evrilecektim. Yoksa birebir fotoğraf makinesi ile ilgili bir durum değil. Babadan olan bir durumdu bu.

Babanız fotoğrafçı mıydı?

Hayır. O da hobi olarak fotoğrafla ilgilenen biriymiş. Ticaret ile uğraşıyormuş.

Peki, sonra nasıl devam etme kararı aldınız?

Orta ikinci sınıfta fotoğrafçılık kolu açılınca ben de girdim, çünkü babamdan kalan makineyi hayata döndürmek istiyordum. Ve her ne kadar 70’lerden bir makine olsa da analog dönem 80’lerde devam ediyordu. Bu şekilde makineyi öğrendim ve kullanmaya başladım. Ama çok kötüydüm banyoda…

İyi ki dijital mi çıktı diyorsunuz? (Gülüyoruz)

Yani evet, biraz öyle oldu. Çünkü normal hayatta sakar biri değilim ama karanlık odada bir sakarlığım tutuyordu. Her şeyi yerine koyuyordum, sonra illa bir şeyler devriliyordu. Hoca da “Aman evladım sen girme dur!” diyerek uzak tutmuştur beni. (Gülüyor)

Fotoğrafa atfettiğim iç dünyamdaki sakatlıkla başladık ama günün sonunda bu ve benzeri yaralarla beslendiğim için -ki her insanda olduğu gibi- kendimi ifade etme aracı olarak kullanmaya başladım fotoğrafı...

Ortaokul yıllarından beri fotoğraf çekiyorsunuz yani…

Evet, ilk eğitimi orada aldım. Cemaatte en büyük ikon tabi Ara Güler. İster istemez oraya bir öykünme durumu var. 1972 doğumluyum. Liseden sonra fotoğrafçılık okumak çok istedim ancak ailemin ve o dönem hayat şartları gereği daha farklı bir alanda gelişim göstermek durumunda kaldım ve muhasebe alanında çalışmaya başladım. Ama bir süre sonra, 2000’lerde artık dedim ki “Yeter artık, ben bu işe evrilmek istiyorum.”

İçinizdeki fotoğraf tutkusu çıkmış yine… Peki, eğitim aldınız mı?

İşinden para kazanıyorsun ama aslında istediğin şey bu değil. Bu, sistemin seni getirdiği nokta. Zaten Tokatlıyan’daydı iş yerim, buraya da (İFSAK) çok yakındım. Birkaç defa geldim gittim. Baktım sonra olmuyor, eğitim alayım dedim. Burada da Temel Fotoğraf eğitimi aldım. Diğer çeşitli eğitimleri de almaya başladım. Ondan sonra zaten çorap söküğü gibi geldi süreç.

İFSAK’a ne zaman üye oldunuz?

2004 – 2005 yıllarında gelip gidiyordum. Ara ara üye olmak için form dolduruyordum ama bir türlü olmadı. Mali takvimdeki en yoğun olduğum günlere denk geldi. Çünkü burada yöntem şu, siz formu dolduruyorsunuz, sizi üye tanışma toplantısına çağırıyorlar. O toplantıya fiziki olarak gelmen gerekiyor. Hep en yoğun olduğum güne denk geldi bir türlü olmadı. En son 2013’ te geldim, o da Mart ayı - vergi ayıydı ama baktım olmuyor hep aynı güne denk geliyor, bu sefer çıktım geldim!

Eski dönemlerde derneğin işleyişi nasıldı?

İşleyiş aslında çok farklı değildi. Temel olarak aynı intiba, aynı tutum ve aynı eğitim süreci devam ediyordu. Çünkü şöyle de bir durum var, değişik bir yer İFSAK. Açık söyleyeyim, başka birçok kurumda içeri girdiğinde yabancılık çekersin, kenarda kalırsın ama burada öyle bir durum yok. Bir anda çok kolay adapte olabiliyorsun, herhangi bir şekilde seninle, etnik kimliğinle, inancınla alakalı bir durum yok. Ve bunların hepsi başka bir şeyin unsuru. Burada sadece beraber üretiyorsun, fotoğraf çekiyorsun, paylaşıyorsun. Hiç kimse demiyor ki senin adın niye böyle… Öyle bir matematiği olmadığı için beni ilk etapta çok etkilemişti. O günden bugüne de böyle aynı şekilde devam ediyor! Diğer konular bizim üzerinde durup takıldığımız konular olmamıştır. Kim olduğu önemsiz, kapıdan giren fotoğraf ve sinemaya gönül vermiş herkese kapımız açık…

 İfsak Sinema Birimi etkinliği

Başkanlığınızdan önce İFSAK’ da ne gibi görevler almıştınız?

Profesyonel olarak bu işi yapmıyorsanız, bu bir anda kopmanıza sebep olabilir. O yüzden ben geldim, üye olduktan sonra da buradaki bir şeylere kendimi bağlamak istedim. Bir şeyler olsun, burada gelip görev alayım ki bu işten kopmayayım dedim. O yüzden eğitim biriminde danışman yardımcılığı yaptım, proje koordinatörü oldum, geçen dönem başkan yardımcılığı yaptım, danışmanlık yaptım, temel fotoğrafçılık ve Lightroom eğitimleri verdim. Devamlı İFSAK içerisinde bir şekilde görev aldım.

 Şişhane'deki Dernek Merkezinde Bir Ders. Eğitmen: Sabit Kalfagil

2019’da sizlerin -diyorum çünkü önceki başkan Altan Bal ile geldiniz- yönetime gelmesi ile dernekte değişen ne oldu? Bir de tam bir yıl sonra pandemi çıktı.

Somut gidelim, gerçekleri konuşalım… 2019 öncesi, seçim öncesi İFSAK’ın çok ciddi bir borç durumu vardı. Aylık gelirinin 10 – 15 katına yakın bir borç yükü ki bu, muhasebeci olduğum için daha net söyleyebiliyorum, yönetilebilir olmaktan çıkmıştı. En büyük sıkıntısı buydu, buna bağlı olarak üyelerin de mutsuzluğu, kopuşu vardı. Çok fazla uzaklaşmışlardı buradan. Gelen giden sayısı da çok azalmıştı. Bizim gelmemizle beraber üyelerin dönüşü hızlandı; samimiyetle, açık yüreklilikle süreci nasıl yöneteceğimizi anlattık. Şeffaf bir yönetim anlayışı ve eleştiriye açık bir yönetim tarzı ile… Üyeler geri geldiler, destek verdiler.

Çok iyi projeleriniz, aklınızda harika projeleriniz olabilir ama İFSAK gibi bir yerde üyeler bunu sahiplenmezse hiçbir şey yapamazsınız. 18 kişi çok güzel fikrimiz vardı der, iki sene sonra eve dönersiniz. Sahiplendiler ve o inanılmaz borcu on beş ay gibi kısa bir sürede kapattık ve şu an artıya geçmiş durumdayız. Bir de dediğiniz gibi bunun üstüne pandemi çıktı. Zorluğa zorluk katan bir süreç oldu ama bunu da hayat tecrübesi olarak söyleyebilirim, siz dürüst olduktan ve açık yüreklilikle durumu ortaya koyduktan sonra, şartlar ne olursa olsun insanlar sahipleniyorlar. Yeter ki samimiyetinize inansınlar. O yüzden hep aynı şeyi söylüyoruz, birlikte üretelim, birlikte paylaşalım, birlikte yönetelim. Bugün ben buradayım, yarın başkası burada olacak ve bu bir bayrak yarışı olarak gidecek. Asıl olan burayı ayakta tutabilmek, yoksa burada hiçbirimizin maddi bir kazancı da yok. Buradaki süreç bizim gelmemizle bu şekilde değişti diyebilirim. Enerjisi değişti, dışarıdan da birçok derneğin üyesi, yönetim kurulu çok bariz değişimi hissettiklerini defalarca dile getirdiler. 60. yılı kutladık, çok büyük etkinlikler yaptık, sonra balo yaptık. İşin aslı, yılsonunda gördüğümüz, 8 ay önce hayalini kuramayacağımız bir tabloydu. Ocak’ta olan seçim zamanı da dile getirmiştim kendi içimizde, “Farkında olun da geldiğimiz rakamın, borcun, sonra bir şeyler bir anda olmayınca moral bozukluğu olmasın.” Ama Aralık 2019’da inanılmaz bir noktaya gelmiştik!

Peki, ilk defa karşılaştığımız bu pandemi sürecinde siz dernek olarak neler yaptınız?

Dediğim gibi, İFSAK’ın bir aile yapısı var. 16 Mart gecesiydi pandeminin ilk duyurulduğu gece. Burada yönetim kurulu toplantısı vardı, ne yapacaktık… İnan, bir hafta on gün sonra ömrüm boyunca kullanmadığım, haberdar bile olmadığım Zoom diye bir uygulamadan bütün birimlere eğitim veriyordum. Biz etkinlik ve seminerlerimize oradan devam ettik. On gün içerisinde seminer ve atölyeler birimi, etkinlik birimi, hepimiz adapte olduk ve bir anda Zoom üzerinden etkinlik yapmaya başladık. Çünkü teknoloji ile çatışmayacağını tecrübe etmiş bir dernek İFSAK. Gelişmelere bazısı kapalıdır, bekler, bakar. Bizde öyle bir durum yok, direkt adapte oluyoruz ve bunun sayesinde de pandemide seminerlerimize devam ettik, çeşitliliği arttırmaya çalıştık. Başta tabi insanlara da yeni bir durum bu, katılım çok oldu ama sonra biraz düşüş oldu. Çünkü bünyemize uygun değil, olmuyor sonuç itibariyle. Ben de orada dersler anlattım ama kendi odamda duvara karşı anlatıyorum hissi var. Burada dersleri stand-up şeklinde yapan bir adamım. Ekranda espri yapıyorum, gülüp gülmediklerini görmüyorum. Değişik bir durumdu ama üstesinden geldik.

Türkiye’de fotoğrafçılık alanında yapılanlar yeterli mi?

Temel olarak kendimizi kandırıyoruz. Niye? Bu ülkenin sadece fotoğraf ile ilgili değil, bütün sanat, spor alanları ile ilgili bir durum. Biz yetenekli birini bulup bir noktaya getirip -o da kendi çalışmalarıyla bir noktaya gelir- o uzun süreler boyunca onun yanına birini koymayı düşünmeyiz. Alt yapısal sorunlarımız var, entelektüel açıdan sorunlarımız var, kültürel sorunlarımız var. Fotoğraf makinesini edinebilirsiniz, film çekmek için kamera edinebilirsiniz, bunların eğitimlerini de alabilirsiniz. Ama sonunda bir şeyi öğrenmek demek, bu işin bittiği anlamına gelmiyor. Bir noktadan sonra gelişmeye devam etmek zorundayız. Akademisyenler içinde de var. Üniversite öğrencisi olarak giriyor okula, okuyor, bitiyor, asistan oluyor, doktora yapıyor, tezini veriyor, üniversitede akademisyen olarak devam ediyor. Ama bu fanusun içinden çıkmıyor, dünyaya açılmıyor, başka bir yere gitmiyor, bu yüzden kendini geliştiremiyor, kendi ile ilgili durumu dışarı taşıyamıyor.

Şimdi burada da biz camia olarak bir şey bulmuşuz. Zamanında halk evleri kapanmış, İFSAK fotoğraf, sinema kısmını tabana yaymayı misyon edinmiş ve yaymış. Bugün Türkiye’nin fotoğraf ve sinema konusundaki en önemli isimlerin yüzde 99’una yakını buradan çıkma. Bununla beraber herkes de bunu gördüğü için fotoğraf eğitimleri almak istiyor. Tamam, fotoğraf eğitimleri verelim ama nereye kadar? Bu makineyi öğretmekle nereye kadar gideceğiz? Örneğin gençlerin taleplerini, dünyanın şu anda fotoğrafta geldiği noktayı ne kadar takip ediyoruz? Ve ne kadar gerçekten çekmenin dışında bir şeylere anlam yüklüyoruz? Mesela ‘fotoğraf’ kelimesine baktığında bugün bambaşka şeyler anlatıyor.

Benim için fotoğrafı ne ile çektiği önemli değil, önemli olan ne anlatmak istediği. Yaratıcılık alanında çok zayıfız, sadece makineyi kullanmaya odaklanıyoruz. Zaten bunu öğrendikten sonra da mevzu bitiyor. Bir noktaya geldim, sergi açtım bir noktaya daha geldim deyip duruyor. Bir adım ileri gitmeye çalışmıyoruz, kurumlar geliştirmiyoruz. Otomatikman dünya ile aynı entegrasyonda olamıyoruz. Yaratıcı ve etkili işleri ortaya koyamadığımız müddetçe bir gelişim kaydedemeyiz. Bunun için de entelektüel olan gelişime ihtiyacımız var. Başta dediniz ya fotoğrafa neden başladın diye, benim içimde bir dert var, insanların içinde bir dert var. Fotoğraf bunu aktarma, anlatma aracı. Tabii ki başka alanlar için de kullanılabilir, saygı duyarım. Ama fotoğraf sanatı açısından bakarsak ben derdimi bununla anlatacağım. Doğru anlatma yöntemleri, fotoğrafı teknik olarak mükemmel çekmekten geçmiyor. Bizim temel derdimiz bu! Net çektim, düz çektim, kompozisyon kuralları, çekim teknikleri… Böyle bir şey yok...

Ne olması lazım?

Anlam içermesi gerekiyor, mesaj verebiliyor olması lazım. Etkili, yaratıcı bir fotoğraf olması gerekiyor.

Mesela bir manzara fotoğrafını ele alırsak, aslında bahsettiğiniz gibi yaşamsal bir mesaj vermiyor…

Manzara fotoğrafının tabi ki kendi alanında etkili olduğu, spesifik olarak kullanıldığı bir durumu vardır. Külliyen de bir anlam ifade etmiyor diyemem ama şimdi baktığınız zaman bir fotoğraf, yeri geliyor bir devri açıp bir devri kapatabiliyor. Bir savaşı başlatıp bir savaşı bitirebiliyor. Çok etkili sözü olan bir şey bu. Bunu bu kadar aşağı indirip, değersizleştirip sadece bir kompozisyon kuralına, bir çekim tekniğine, net değilmiş, netliği kaçmış gibi eleştirilere sınırlandırmaya gerek yok. Benden yaşça genç olan bir insanın yaratıcı düşüncesini kendi kapasitemle neden sınırlandırayım ki? En çok yaptığımız şey bu. Klonlar üretiyoruz. Belki benim düşüncem yetmiyor, o benden daha aydınlık daha başka bakıyor. Çocuklarımıza da yapıyoruz bunu, “Sen sus konuşma, büyüklerin sözüne karışma” diyoruz, bırak karışsın. Bu baskılama ile bir yere varamıyoruz. Bu yüzden de maalesef 1950’lerde kalmış durumdayız. Biraz daha yaratıcı işlere yönelmemiz ve bunu yapan insanların da önünü açmaya çalışmamız gerekiyor. Gençlerin sayısını çoğaltmamız gerekiyor. Herkes şikâyetçi, diyorlar ki “Gençler ilgi göstermiyor.” Demek ki biz de onların ilgisini çekecek eğitim yöntemi, yaklaşım ortaya koyamıyoruz. Camiada çok sayıda kadın fotoğrafçı olmasına rağmen etkin olmak istemiyorlar. O kadar baskılamışız ki kadınları kendilerini ifade edebilme noktasına geldiğinde tedirgin oluyor. Bütün bunlar birbirlerine bağlı entelektüel sıkıntılarımız.

Tamam, fotoğraf çekmeyi öğretiriz ama fotoğraf ile beraber sanatla ilgili de entelektüel gelişimini tamamlamamız lazım. Yoksa biz bakıyoruz sadece… Müzeye gidiyor mesela insanlar, tabloya bakıyor, bilmiyor ki o tabloda ne olduğunu! Bu yüzden de o sadece bir kadın, bir adam, bir mum fotoğrafı. Leonardo’nun tablolarına, fresklerine bakıyorsun, diyorsun ki sanat tarihine önem arz ettiği için benim için önemli. Oysa kendin bir analiz yapmıyorsun, yapamıyorsun. Çünkü o entelektüel birikim yok. Hüznü anlat diyorum, “Nasıl anlatayım hocam” diyor. Oysa hepimiz yaralıyız, hepimizin içinde bir dert var. En basiti ilkokulda yanındaki sınıf arkadaşın sana bir şey söylüyor, sende kompleks yaratıyor. Örneğin, bunu fotoğrafına yansıt. Harika bir sonuç alırsın. Hangi sanatçı sağlammış ki? 90 milyon nüfusta kaç tane dünyaca tanınan fotoğrafçımız var?

Hemen akla gelen bir tane var diyelim…

Bir iki tanede yanlarına sıkıştırırız. Ama doğru değil bu. Brezilya’dan çıkıyorlar, açlıktan ölüyorlar. Bizde niye çıkmıyor? Çünkü onlar derdini anlatıyor. Bizde 20 senedir fotoğraf çekmek serbest. Köyde çekmek istesen günahtı zamanında… Böyle bir durumda biz nasıl ileri gidelim? Gidemeyiz…

Bu aslında bence fotoğraftan ziyade bizim sanata bakışımızdaki eksiklik…

Tabi ki! Bunu eğitmemiz gerekiyor. İlkokul 1’den başlayacaksın eğitmeye. Örneğin, Rönesans’ı sadece kelime anlamı olarak bilmekle aşamayız. Sanat akımlarını temel olarak bilmemiz gerekiyor. Yoksa fotoğrafı sanat olarak icra edemezsin. Senden öncekinin ne yaptığını bilmeden yeni bir şey yapamazsın. Kitap okumadan kitap yazamazsın. Okuyacaksın ki yazacaksın. Emek vereceksin. Mesela koskoca Türkiye’de bir tane dergisiniz. Fotoğraf çekmeyen insan yok, fotoğraf ile ilgilenmeyen insan yok ve o derginin değeri bilinmiyor. Dünya küçülmüş durumda, gezmek çok trend bir durum ve fotoğraf da onun yanında bir o kadar… Buradan vapura binse fotoğraf paylaşıyor herkes. Bu iki konseptin bir araya geldiği bir derginin muadilinin olmaması… Demek ki gerçek sorunlarla ilgilenmiyoruz, demek ki bazı fotoğraf projelerini bırakmanın zamanı geldi… Biraz daha entelektüel, kültürel birikimi olan, insanları geliştirecek ve özendirecek şeyler yapmamız gerekiyor diye düşünüyorum.

İFSAK, Türkiye’de fotoğrafçılığın gelişmesine ne gibi katkılarda bulunuyor?

Fotoğraf, akademik olarak başladığında içerisine dâhil olan tüm isimler burada -bugün belki komik gelebilir insanlara- temel fotoğraf seminerlerini İFSAK’ta almış. Burada semineri alıp ülkenin akademik olarak fotoğraf bölümünün başına geçmiş, yönetmiş, bugüne kadar da getirmiş insanlardır. Ve bu böyle devam etmiş. Nurettin Erkılıç’ın kurduğu ve Şinasi Barutçu’nun deneyimi ve entelektüel kişiliğiyle geliştirdiği İFSAK, ülkemiz fotoğrafçılığına dünden bugüne çok ciddi katkı sağlamış durumda. Buradaki durum devam edecektir ama bizim bütün hedefimiz artık yurtdışına açılmak. Oradaki insanların buraya, buradaki insanların oraya transferini sağlamamız gerekiyor ki gelişimi hızlandıralım. İnsanlar iletişim kurarak gelişim kaydedebilirler. Bu yönde çalışmaya devam ediyoruz. İFSAK’ın misyonu da zaten bu. Kurulduğu günden beri devam ediyor. Her şeye rağmen devam edeceğiz…

Peki, yurtdışında anlaşmalı olduğunuz, çalıştığınız dernekler var mı?

Var, özellikle Balkanlar’da görüştüğümüz birkaç dernek var. Biraz tabi iletişimle alakalı. Yönetim kurulunda ve İFSAK üyeleri içerisinde de bu konularda iletişimi olan üyelerimiz var. Onların da sayesinde bu derneklerle iletişime geçiyoruz. Önümüzdeki süreçte çok ciddi planlarımız var, bu işi daha somut ve etkili çalıştırmak yönünde...

Dünya fotoğrafçılığında ülkemizi nerede değerlendiriyorsunuz?

Şu hali ile çok eşit gittiğimizi söyleyemem. Onlar bambaşka, bizi çok aşmış durumdalar. Dünyada örneklerine baktığınız zaman bambaşka noktaya gelmiş fotoğraf. Biz hala yeri geliyor ne ile nasıl çekildiğiyle ilgileniyoruz. Dijital mi aynasız mı tartışması yapıyoruz. Telefon ile çekilir mi diyoruz. Ama konserve ile bile çekilebilir hiç problem yok, insanı ilgilendiren çıkan sonuçtur. Dünyaya baktığımızda bu entegrasyonda biraz gerideyiz. Ama bu demek değildir ki hep böyle kalacağız. Bunun tespitini yapabilirsek ve bunu hep beraber yapabilirsek bu iş olur. Fotoğraf yarışmalarına katılıp, oradan iyi bir gelir elde edip “hadi bugün de kurtardık” dersek bu yeterli değil. Bunları yapacağız ama daha fazla önem arz eden etkili işler üretebileceğimiz işler yapmamız gerekiyor. Yurtdışında zaten bunları yapan yerler var, onlar ile iletişimde kalacağız, birlikte çalışacağız, gelişeceğiz.

Sizce bir fotoğrafçının olmazsa olmazı nedir/nelerdir?

Derdi olması lazım. Çok derdi olması lazım. Eğer derdin yoksa hiçbir şey olmaz. Vicdanen bir sıkıntın olması lazım. İçinde bir pır pır eden bir dert olması lazım. Eğer vicdan muhasebesinde hiçbir şey yoksa dünya umurunda değilse, bu makineyi kullanmayı çok iyi öğrenebilirsin hatta en iyi makineyi alırsın ama hiçbir şey çıkmaz. Az önce söylediğim gibi konserve kutusuna bir delik aç, derdi olan birinin eline ver, oradan neler çıkar!

Küçükken şiddete mi maruz kaldın, onu kusacaksın. Bizde içimize atma hastalığı var. Sağlıksız bir toplum haline geliyoruz. Hepimizin yaraları, kırgınlıkları var. Buradan besleneceğiz. En son yaşadığımız sıkıntılar ortada, ekolojik sorunları anlatan bir proje yap. Ama trend olduğu için yapma. Onu gerçekten dert ediyor musun? Dert ediyorsan yap. Onun için bir şey yap, tepkini ortaya koy ama bu sana ait olsun, şov malzemesi olarak kullanma. Derdi olmayan bir fotoğrafçı, ressam, müzisyen olmaz! Aşık olmadan şiir yazamazsınız. Hatta bırak aşık olmayı, terk edilince daha iyi yazarsın. Bu böyle bir şeydir. Ruhunda çalkantı olacak, fırtınalar kopacak, yoksa hiçbir şey üretemezsin.

Derneğin gelecek projeleriyle ilgili bilgi alabilir miyiz?

Eskiden sıradan ve çokça tekrarını gördüğümüz sergi projeleri yapılıyordu. Şimdi biraz daha entelektüel, yaratıcı, insanların ciddi anlamda düşünmesi ve kendinden bir şey katması gereken projeler yapılıyor. Kurumlarla ilişkilerimiz de gelişiyor, yakın zamanda ilan edeceğimiz çok önemli bir projemiz var. Toplumsal sıkıntılarımıza parmak basmak birinci önceliğimiz. Kadınlar ve gençlere ağırlık veriyoruz. Kadınlar konusunda son beş senede özellikle belli bir seviyede farkındalık yarattığımızı düşünüyorum ülke olarak. Ama çok minimal tabi bu. Ülkemizdeki bakış açısı ortada ama en azından biraz daha farkındalık var. Tabi bu çerçevede kadın fotoğrafçıların kendilerini ifade edebilecek alanlara ulaşabiliyor olması önemli. Bunun için çalışmaya devam edeceğiz.

Gençler ile de bağımız koptu. İster istemez tercih etmiyorlar. Bu yapı, bu düzen onlara hizmet etmiyor. Kendilerini ifade edebilecekleri gibi bir alan olarak görmüyorlar. Burada asıl olan, çözümü üretecek kişilerin biz olduğumuzu düşünmüyorum. Çünkü benim aklım zaten buna yetti, buna da yettiği için onlar gelmiyor. Demek ki gençlerin gelip bizi yönetmesi gerekiyor. Bu yüzden sözü gençlere vereceğiz. Önümüzdeki dönem bütün idare ve sözü gençlere vereceğiz. Onlar bizi yönlendirecek. Buraya geldiklerinde neyi eksik görüyorlarsa onu söyleyecekler, biz de onları tamamlayacağız. Ve gönül arzu ediyor ki kadınların ve gençlerin sayısının arttığı ve yönetimde de oldukları günleri görelim. Çünkü açık söyleyeyim ben de o konuda sıkıntılıyım, ben de o jenerasyonda büyüdüm. Ne kadar kendimizi geliştirmeye çalışsam da asla bir kadını, genci tam anlamıyla anlayamam. Yavaş yavaş Avrupa ile adaptasyonumuz da böyle olacak. Sahayı sahiplerine, olması gereken kişilere bırakmayı bilmemiz gerekiyor. Bizim düşünemediğimiz şeyleri düşünen genç kadınlar, erkekler gelecek ve o zaman kendimizi daha iyi bir noktaya taşıyacağız.

Çok güzel bir düşünce… Peki, son olarak ne mesaj vermek istersiniz?

Buraya gelen bütün kursiyerler bu makinenin vizöründen bakan, deklanşörüne basan olmak istiyor. Oysaki fotoğrafta bir tek bunu çekenle biten bir durum yok. Editörü var, küratörü var… Ama herkes bunun arkasında düğmeye basan olmak istiyor. Ve bir noktada bunun kural kısmı ile uğraşan birileri yok. Fotoğraf dediğin şey bir araç sonuç itibariyle. Senin kendini ifade etmen için kullandığın bir araç. Resim yapabilme yeteneğim olsaydı ressam olurdum, resim çizemediğim için fotoğraf çekiyorum. Bir başkası fotoğraf çekmeyi sevmediği için şiir yazıyor. Böyle bir durum bu. Kendini ne ile ifade edebiliyorsan onunla ifade ediyorsun. Bunu yazıya dökmeye geldiğinde de fotoğraf çekmeyi bilmek zorunda değilsin. Çok iyi fotoğraf çekmeyebilirsin ama önüne gelen fotoğrafların içerisinden konuyu en iyi anlatan fotoğrafın hangisi olduğunu seçebilirsin. Veya hangi fotoğrafçının o sergide daha doğru çalışmalar getireceğine dair bir izlenime sahip olabilirsin. Küratör olabilirsin, fotoğraf seçersin. Gidersin müze ile anlaşırsın ve orada sergiler açılacağı zaman gidip hangi fotoğrafçılarla çalışacağını, hangilerinin bu işe uygun olduğunu belirleyen kişi olabilirsin. Ve yazı da yazabilirsin, altına imza atabilirsin. Ama bizde öyle bir kompleks var ki, öyle bir ‘’ben yaptım, ben biliyorum’’ durumumuz var ki… “Fotoğraf çekmeyi bilmeyen bunu yazamaz, bunu bilmeyen bunu çekemez” Öyle bir şey yok. Eğer okuyorsan, ilgileniyorsan, kendini bu alanda geliştiriyorsan yazı da yazar, eleştiri de yaparsın. Sinema eleştirmeni olmak için gidip film çekip yönetmenlik yapmak, festivalde ödül almak gerekmiyor.

Çok izlemek ve bilgi sahibi olmak yeterli mi demek istiyorsunuz?

Tabi. Bunun bir eğitimi var, o eğitimi alırsın. Kendini geliştirirsin ve gider izlediğin film ile ilgili kritik yazabilirsin. Kimse de gelip beni eleştiriyorsun diyemez. Sonunda temel olarak net söyleyeyim, senin kaleminden çıkmış, senin yorumun olan her şey için altına adını yazabilirsin. Günün sonunda senin yorumun… Başkasının farklı düşüncesi, beni kendi duygu ve düşüncemi ifade etmekten alıkoymamalı! Bu bilinçle ayaklarımızı sağlam basmayı öneriyorum.

Etiketler: kültür, sanat, fotoğraf

Yazdır e-Posta