“Görüntü Kaydetmek Başka Bir Şey, Fotoğraf Çekmek Başka Bir Şey”  Bülent Eczacıbaşı
Makale

“Görüntü Kaydetmek Başka Bir Şey, Fotoğraf Çekmek Başka Bir Şey” Bülent Eczacıbaşı

Bu röportajın konusu ne yatırım ne de organizasyon. Az sonra Bülent Eczacıbaşı’nın uzun yıllara yayılan fotoğraf macerası ve fotoğrafçılığını daha detaylı bir şekilde öğrenmiş olacaksınız.

Röportaj: Nihan ÖZGEN

Röportaj Fotoğrafları: Adem MELEKE

 

Bülent Bey, Türkiye’nin sanata en çok ilgi duyan değerli isimlerinden birisiniz. Sanatı keşfedişiniz, sanata yüklediğiniz anlam ve size hissettirdiklerini sizden dinlemek isteriz.

Babam Nejat Eczacıbaşı ve annem Beyhan Eczacıbaşı’nın çocuğu olup sanatı keşfetmemek mümkün değildi. Her ikisi de sanatçı olmayan fakat sanata çok yakın ve sanatla yaşayan insanlardı. Elbette evimizdeki ve çevremizdeki atmosfer de sanatın hiç eksik olmadığı bir ortamdı. Ben de sanatçı olmadım ama sanata her zaman ilgi duydum. Sanatın insan yaşamını zenginleştiren eşsiz bir kaynak olduğunu düşünüyorum. Picasso, sanat günlük hayatın tozunu ruhumuzdan silen güçtür, diyor. Yaşam ruhumuzu ne kadar tozlandırırsa sanata o kadar fazla ihtiyaç duyuyoruz ama bunun ne kadar farkındayız acaba?

Fotoğraf ile nasıl tanıştınız? Neden fotoğraf?

Fotoğrafla üniversite yıllarımda tanıştım, üniversitedeyken iki semester boyunca fotoğraf dersleri aldım. 1970’li yılların başlarından söz ediyoruz – yani dijital fotoğraf ortaya çıkmadan fotoğraf tutkunu oldum. Hem sanata hem teknolojiye hem seyahat edip değişik yerler görmeye hem anılar biriktirmeye meraklı bir insan için fotoğraftan güzel bir merak olur mu? Fotoğrafçılığın en büyük özelliği bu zaten, neye meraklı iseniz fotoğraf merakınızı onunla birleştirebilirsiniz. Spor, astronomi, çiçek, böcek, doğa – saymakla bitmez. Her şey fotoğrafla daha güzel, fotoğraf çekmesini biliyorsanız her şeye farklı bir gözle bakıyorsunuz.

Son zamanlarda fotoğraflarınızı Instagram üzerinden daha fazla paylaşıyorsunuz. Instagram’da özel bir paylaşım stratejisi uyguluyor musunuz?

Fotoğrafa merak sardıktan sonra neredeyse elli yıla yakın bir süre kimseyle paylaşmadan, sadece kendi keyfim için fotoğraf çektim. Sadece birlikte yaptığımız bazı gezilerden sonra dostlarıma slayt gösterileri yapmak veya onlara fotoğraflarını hediye etmekle yetindim. Başka nasıl paylaşabilirdim ki – dijital paylaşım platformları yoktu, sergi açacak düzeyde yetkinliğim de yoktu, paylaşmak için bir arzu da duymuyordum. Sonra iki-üç sene kadar önce çok usta bir fotoğrafçı olan bir dostum, Ercan Arslan, beni ofisimde ziyaret ettiğinde fotoğraflarımı tesadüfen gördü, beğendi ama “bunları paylaşmadığınız sürece bunların hiçbir değeri yok,” dedi. O günden sonra fotoğraflarımı Instagram’da paylaşmaya başladım ve bunun farklı bir keyif verdiğini gördüm. Ayrı bir stratejim yok, kendi çektiğim fotoğrafları paylaşıyorum, ilginç bulduğum bilgiler olursa koyuyorum ama kısa tutmaya özen gösteriyorum.

Instagram takipçilerinizle iletişiminizin kuvvetli olduğunu görüyoruz, oysa popüler veya güçlü insanlar daha iletişime kapalı kalmayı tercih ediyorlar. Bu tercihinizin nedeni nedir?

İletişime tamamen kapalı değilim ama Instagram’ı bir iletişim platformu olarak değil, bir fotoğraf paylaşım platformu olarak kullanmak konusunda ısrarlıyım. Benim e-posta adresim, telefon numaralarım herkese açık, bu kanallardan yürüyen iletişim yeterince yük getiriyor. Özel konuları, iş konularını Instagram’da tartışmak hiç yapmak istemediğim bir şey.

Size göre iyi bir fotoğrafta ne olmalı, ne olmamalı?

Kitaplara bakarsanız, iyi bir fotoğrafta güzel ışık, doğru pozlama, sağlam kompozisyon, ilgi çekici bir konu bulunmalıdır. Bizim gibi amatörler bunları öğrenmeye ve uygulamaya çalışırlar. Profesyoneller ise bu kuralları içselleştirmişlerdir, düşünmeden mükemmel biçimde uygularlar. Sanatçılara gelince, onlar bu kuralları kırarak sanat eserleri yaratırlar, çünkü aslında çok iyi bir fotoğraf bu kuralların hiçbirine uymayabilir. En üst düzeydeki sanatçıların fotoğraflarını tarif edebilmek için ise büyük fotoğrafçı Ansell Adams’ın sözlerine başvurmayı severim: “Fotoğraf, sadece bir makineyle çekilmez. Görmüş olduğunuz bütün fotoğrafları, okuduğunuz bütün kitapları, dinlediğiniz müziği, sevdiğiniz insanları yansıtır.”

Ne tür fotoğraflardan hoşlanıyorsunuz? Portre, doğa, yaşam, deneysel?

İzleyici ve fotoğraf meraklısı olarak her türlü fotoğraftan hoşlanıyorum ama en çok izlediklerim usta sokak fotoğrafçıları… Kendim fotoğraf çekerken de insanı ve çevresini konu alan fotoğraflar bana en çok keyif verenler... Bir hikâye anlatan, en azından bir hikâyenin ipuçlarını veren, bir duygu yaratan, aynı zamanda da estetik değer taşıyan fotoğrafları seviyorum.

Şimdiye kadar fotoğraf çekmek için gittiğiniz ve en etkilendiğiniz yerler nerelerdir?

Her şeyden önce şunu belirteyim ki güzel fotoğraflar çekmek için hiçbir yere gitmeye gerek yok. İnsan oturduğu yerden bile güzel fotoğraflar çekebilir. Ama evet, fotoğraf çekmek için farklı yerlere gidiyorum, çünkü farklı yerleri görmeyi, tanımayı seviyorum. Gittiğim yerlerde fotoğraf çekmek hem gezdiğim yerlere farklı bir gözle bakmamı sağlıyor hem de anılarımı kaydetmeme olanak veriyor. Fotoğraf makinemle Türkiye’yi gezmek bana büyük zevk veriyor. Manzara fotoğrafı çekmekten çok insanların olduğu ortamlarda fotoğraf çekmeyi sevdiğim için, hangi yabancı ülkede olduğum benim açımdan çok fark etmiyor. Ama bir tercih yap, bir tek ülke seçip bir hafta fotoğraf çekeceksin derseniz, Hindistan’a giderim.

Türkiye’de fotoğrafçılık (dünya ile karşılaştırıldığında) sizce hangi seviyede? Ülkemizde fotoğrafçılığın gelişmesi konusundaki fikirlerinizi merak ediyoruz.

Ülkemize fotoğraf 19. yüzyılın sonunda girmiş, çabuk benimsenmiş ve gelişmiş, genç Cumhuriyet’in dünyaya tanıtımında, ülkedeki gelişme ve değişimin kayıt altına alınmasında önemli bir rol oynamış. Böyle bir başlangıçtan sonra fotoğrafçılığımızın aynı ivmeyle bugünlere kadar gelişmesini sürdüremediğini görüyoruz. Kuşkusuz çok değerli ve uluslararası alanda da başarıları olan, ödüller kazanan fotoğrafçılarımız var. Ama fotoğraf dünyamıza bir bütün olarak bakmak ve bu dünyayı çeşitli bileşenleri olan bir ekosistem olarak görmek lazım. Fotoğrafa müzeler, galeriler ne kadar yer veriyorlar, fotoğraf galerileri var mı? Bir piyasa oluşmasına olanak verecek sayıda fotoğraf koleksiyoneri var mı? Bunlar koleksiyon politikaları ve uzun vadeli hedefleri olan koleksiyonerler mi, yoksa daha çok dekorasyon amaçlı fotoğraf toplayan sanatseverler mi? Fotoğrafı sanat olarak ele alan bilinç ne kadar yaygın? Kurumsal fotoğraf koleksiyonları var mı, bunlar hangi amaçla yapılıyor, bütçe ayırıyorlar ve profesyonelce yönetiliyorlar mı; bunları yönetebilecek profesyoneller var mı? Koleksiyonerlere destek verebilecek fotoğraf alanında uzmanlaşmış sanat danışmanları var mı? Galeriler ve koleksiyonerlerde fotoğraf sanatçılarına destek verme bilinci ve çabası yerleşmiş mi? Fotoğraf eğitim kurumlarının düzeyi nedir, kaç tane fotoğraf kitabı yayınlanıyor? Bunlar gibi pek çok sorunun yanıtından fotoğraf dünyamızın düzeyi hakkında bir yargıya varılabilir. Bu yanıtlar konusunda elimde somut veriler yok fakat sanırım fotoğraf dünyamızın gelişmiş batı ülkelerinde gördüğümüz düzeye erişebilmesi için önümüzde gidilecek çok uzun bir yolumuzun olduğu açık.

Öte yandan bazı olumlu gelişmeleri de görmezlikten gelmeyelim: Fotoğrafa ilgi gençler arasında artıyor, giderek artan sayıda galeri, fotoğrafa programında daha fazla yer veriyor, genç koleksiyonerlerin sayısı artıyor, çok ilginç işler ortaya koyan fotoğraf sanatçıları yetişiyor, fotoğrafın bağımsız bir sanat formu olduğu bilinci yerleşiyor, fotoğraf festivallerinin sayısı artıyor... Ayrıca her şehrimizin kültürel iklimine yerleşen fotoğraf evlerinin, kulüplerinin varlığı da tecrübe aktarımı sağlayarak yeni fotoğrafçı kuşakları yaratıyor ve sosyal bir paylaşım ortamı yaratıyor. Özellikle Instagram sayesinde bu ortamlardan yetişen fotoğrafçılarımızın çalışmalarını görmek ve paylaşmak çok kolaylaştı. Bize düşen, fotoğrafçılarımızı tanıtmak, onlara eserlerini sergileme imkânı vermek, dünyadan en iyi fotoğraf sanatçılarını kendi sanatseverlerimize tanıtmak, koleksiyonculuğu teşvik etmek…

İstanbul Modern kurulduğu günden beri bunları yapıyor. Hem Türkiye’de bir müze çatısı altında sadece fotoğraf sergileri düzenleyen bir galerisi var hem de edinimlerle 8 bin parçaya ulaşan bir koleksiyonu mevcut. Eczacıbaşı olarak da 1968 yılından beri yayınladığımız fotoğraf yıllıklarımızla Türkiye fotoğraf dünyasının duayenlerinin çalışmalarını kayıt altına alarak fotoğraf sanatının gelişimine katkıda bulunmaya çalışıyoruz.

Ekipman çantanızda olmazsa olmazınız var mı? Daha çok ne tip bir makine ve lens tercih ediyorsunuz?

Genellikle fotoğraf gezilerine iki gövde ve üç lens ile çıkarım, bir de tripod alırım. Ben sensör büyüklüğü açısından orta format kullanmaya ve teknolojinin gideceği yönü hissedebildiğim kadarıyla aynasız makinelerle ilerlemenin uygun olacağına birkaç sene önce karar verdim. Sonra, unutmayalım ki “en iyi makine gerektiği anda yanımızda bulunan makinedir.” Bugün artık cep telefonları da mükemmel fotoğraf çekiyor. Ben fotoğraflarımın çoğunu değilse önemli bir bölümünü cep telefonuyla çekiyorum. Cep telefonları o kadar iyileşti ki bence fotoğrafçılığı ciddiye almayı özendireceğine, artık fotoğrafçılığın ciddi vakit harcamaya ve öğrenmeye değer bir konu olmadığı izlenimi vermeye başladı. Nasıl olsa düğmeye dokunduğunuz anda güzel bir görüntü ekrana kaydediliyor. Oysa kolay gözüken şeylerin de en iyisini yapmak zor. Cep telefonu fotoğraf yarışmalarında derece alan fotoğrafları araştırın, ne şaheserler göreceksiniz. Cep telefonuyla fotoğraf çekmenin de çok incelikleri var, öğrenmek için vakit harcamak lazım.

Marka tartışmalarına girmeyi ise hiç sevmem. Fotoğrafçılıkta hangi markaların üstün olduğuna dair tartışmalara çok fazla ve gereksiz vakit harcandığını görüyorum. Her zaman, her yerde kullanılan ekipmanın kalitesi elbette önemli. Ama önde gelen markaların hepsi son derece kaliteli ve gelişmiş teknoloji içeren fotoğraf makineleri yapıyor. Bence bir fotoğrafçı ancak ileri bir aşamaya geldikten sonra kendi çok özel tercihlerine ve ihtiyaçlarına uyan ekipman ve markalar üzerine kafa yormalı. Böyle özel tercihler yoksa marka üstünlüklerini araştırmak yerine, ne tür bir makineye ihtiyacımız olduğunu iyi düşünmek ve fotoğrafçılık tekniğimizi, bilgimizi geliştirmek için vakit harcamak çok daha önemli. Hepimizin vakti kısıtlı, markaları tartışan sitelere takılıp kalmaktansa ustaların fotoğraflarını inceleyerek vaktimizi değerlendirmeyi öneririm.

Peki, fotoğrafçılığımızı geliştirmek için ne yapmalıyız?

Her şeyde olduğu gibi pratik kazanmak kuşkusuz önemli ama yeterli değil. İyi fotoğrafçıların işlerini analiz etmek, fotoğraf dergilerini, fotoğraf kitaplarını ve sitelerini incelemek tabii çok yararlı. Ama bence en çok göz ardı edilen konu, ders almanın veya ustalarla diyaloğa girmek için fırsatlar yaratmanın önemi. Hiçbir kitap size fotoğraflarınızın yanlışlarını söyleyemiyor. Oysa fotoğrafçılık da tenis gibi, golf gibi, resim yapmak gibi birisinin rehberliğinde öğreniliyor. Ya ders alacaksınız ya bir ustayla yakın çalışacaksınız; birisi size yanlışlarınızı veya doğru yaptığınız şeyleri gösterecek. Aksi halde güzel manzaraların kötü fotoğraflarını çekerek yıllarınızı geçirirsiniz. Arkadaşlarınızdan bol bol övgü alırsınız, güzel fotoğraf çektiğinizi zannedersiniz, oysa usta bir fotoğrafçıya samimi fikrini sorsanız size on tane yanlışınızı gösterecektir. Hiç unutmamak gerekir ki görüntü kaydetmek başka bir şey, fotoğraf çekmek başka bir şey.

Fotoğrafa sonradan (dijital) müdahale olmalı mı sizce?

Evet, olmalı. Zaten bugün artık dergilerde, kitaplarda rastladığınız fotoğrafların yüzde yüzünün dijital müdahale geçirmiş olduğunu varsayabilirsiniz. Tartışmaya değer olan nokta bence şurada: Ne ölçüde dijital müdahale olmalıdır? Bunun yanıtı da hangi tür fotoğrafçılık yaptığınıza göre değişir.

Bu konuda “dijital” kelimesini kullanmaya başlamamız çok eskiye gitmiyor. Ben flim fotoğrafçılığı döneminde fotoğrafa merak sardım, üniversitede fotoğrafçılık dersleri alırken vaktimin büyük kısmını karanlık oda çalışmalarıyla geçirdim. O zaman da o dönemin teknikleriyle fotoğraflara nasıl müdahale edileceğini öğrenirdik, müdahale hep vardı, dijital olması pek fazla fark getirmiyor. “Fotoğraf gerçeği yansıtır mı, saptırır mı?” tartışması yeni bir tartışma değil. Daha fotoğrafı çekmeye başlarken müdahaleye girişiyoruz aslında. Lensimizi seçerken, açımıza karar verirken, ışık ve netlik ayarlarını yaparken hep görüntünün nasıl kaydedileceğini etkiliyoruz.

Müdahalenin ölçüsü ise önemli bir konu. Bir uçta haber fotoğrafçıları veya haber muhabirleri var. Onlar gerçeği mümkün olduğu kadar eksiksiz ve doğru yansıtmak, okuyucuyu veya izleyiciyi hiç yanıltmadan, onların tam güvenini sağlamak zorundalar. Basit bazı düzeltmeler dışında izleyiciyi yanıltacak kadar gerçeği saptıran müdahaleler, yaptıkları işin etik kurallarının dışına çıkar. Öbür uçta ise görsel bir sanat eseri yaratmak çabasında olan, gerçeği yansıtmak iddiasında olmayan, kendi hayal güçlerinin sınırlarına kadar deneylere açık olan fotoğrafçılar var. Onlar için müdahale diye bir sorun elbette yok, zaten bütün işleri müdahale; bazıları görüntünün tümünü bilgisayarın ekranında yaratıyorlar. Boş bir tuvalle başlayıp beyinlerindeki imajı fırça ve boyayla tuvalde yaratan ressamdan pek farkları yok. Bu iki ucun arasında ise fotoğrafçılığın çeşitli dalları var. Her bir durum için müdahalenin etiği üzerinde düşünmek gerekir. Önemli olan hedefteki izleyicinin yanıltılmaması, müdahalenin yarattığı saptırmadan zarar görmemesidir.

 

Etiketler: sanat, fotoğraf

Yazdır e-Posta