• Anasayfa
  • Makale
  • “Zengin ve Şöhret Olma Riskini Atlattığım İçin Allah’ıma Bin Şükür!” Fuat KOZLUKLU
Makale

Fotoğrafçı Arif Sağ’ı Tanıyor musunuz?

Türkiye’de bağlama denince akla gelen ilk isimlerden biri Arif Sağ. O, müziğiyle, yaşamıyla, düşünceleriyle halkın sevdiği bir sanatçı. Şimdilerde herkes fotoğraf çekiyor diyeceksiniz ama… O ilkokul yıllarında fotoğrafa gönül vermiş, daha sonra da onu hiç bırakmamış. Çektiği fotoğraflar, çalıp söylediği türküler gibi… İçinize işliyor.

Röportaj: Nihan Özgen & Adem Meleke

Röportaj Fotoğrafı: Şahin Balkaya

Fotoğraflar: Arif Sağ

Nihan Özgen: Sizi hep müzikte ustalığınızla bildik. Fotoğrafçı Arif Sağ’ı tanıyabilir miyiz?

Arif Sağ: Aslında benim mesleğim matbaacılıktır. Yani profesyonel olmadan önce de müzik yapıyordum ama asıl işim matbaacılıktı. Milli Eğitim Basımevi’nde çalıştım yıllarca… Baskı makinelerinde çalıştım. Tabi bu fotoğrafçılık, fotoğraf, renkler… Matbaadan yapıştı bana, anlatabildim mi? Biraz önce derginizi açtığımda, o derginin kokusu beni birden 60 sene öncesine götürdü.

Nihan Özgen: Evet, koku hafızası da acayip bir şey!

Arif Sağ: O matbaanın kokusu bir anda çıktı oradan. Sen matbaayı nereye taşırsan taşı, o kokuyu taşıyamıyorsun işte! Yani “Efendim işte şöyle basarız, bilgisayarda basarız, matbaa makinesine ne gerek var, bu kadar kağıt, boya…” derken o kokuyu yok edemiyorsun, o koku geliyor! Oradan gelme bir alışkanlık var, bu bir. İkincisi, fotoğraf çekmeyi seviyorum çünkü fotoğraf aynı zamanda bir şeyi sabitlemektir. Dondurursun o anı, bir daha yaşanmıyor.

İznik

Nihan Özgen: Sihir gibi değil mi?

Arif Sağ: Evet! Bir de sanat dallarının birbirinden ayrılması kolay değil! Yani müzik yapmakla fotoğraf çekmenin birbirine çok yakın yanları var. İkisinde de hayatı anlatıyorsun. Birinde sözel anlatıyorsun, birinde de görüntülü anlatıyorsun, değişen hiçbir şey yok ki! “Kavak kavaktan uzundur” diye türkü var örneğin, o iki kavak yan yana geldiği zaman da fotoğrafı çekiyorsun ve gayet güzel oluyor.

Nihan Özgen: Hiç böyle düşünmemiştim!

Arif Sağ: Kavak kavaktan uzundur diye ben türkü söylüyorum, sen fotoğraf çekiyorsun. Ama benim türkümle dalga geçiliyor. O zaman ben de sana diyeyim ki bu kısa kavakla uzun kavağın fotoğrafını niye çektin, bu nasıl fotoğraf! Yaşamın her şeyi sanatın içinde... Zaten yaşam olmasa sanat olmaz.

Kireç taşı var, süslemeleri onunla yapıyorlar. Rahat, kullanışlı bir taş. Şimdi o taş baktığın zaman bir kaya ama onu bir sanatçının eline verdiğinde başka bir şey çıkarıyor. Peki, bunu nasıl yapıyor? Yine yaşadığı dünyanın içerisindeki biçimlendirmeleri kendi içinden alarak yapıyor.

Afyon

Nihan Özgen: Ne zamandır fotoğraf çekiyorsunuz?

Arif Sağ: Bir makina almıştı babam, eski Canon’lar vardı, böyle üstten bakardık onlarla. Sonra işte çocukluktan olsa gerek, makine bozulunca ben onu oyuncak yaptım, onunla güya film oynattım. Sonra lenslerini çıkarttım, çakmak yaptım. Biliyor musunuz?

Nihan Özgen: Ateş çıkarmayı mı?

Arif Sağ: E tabi, güneşe tutuyorsun, o da inceldikçe yakıyor orayı. Yani ta o zamandan başladı süreç. İstanbul’a geldim daha sonra, kendi işlerimi yaparken fotoğraf çekmeye devam ettim. Profesyonel fotoğrafçılık yapmadım ama bizim firmanın kapaklarını falan ben yapmıştım.

Nihan Özgen: Hangi firma?

Arif Sağ: ASM Müzik. Yani daha doğrusu kapak fotoğraflarını çektim.

Nihan Özgen: Anadolu’da bolca fotoğraf çektiğinizi görüyoruz. (O an ekranda bir fotoğraf sunumu geçiyor.)

Arif Sağ: Çok çektim. Afyon’da Kapadokya benzeri bir yer var, gizli bir yer. Beni oraya götürdüler, oranın fotoğraflarını çektim.

Hacıbektaş

Adem Meleke: Ara Usta der ki “Ben dikiş makinesi ile de fotoğraf çekerim. En iyi fotoğrafı en iyi makina çekseydi en iyi romanı en iyi daktilo yazardı.” Siz ne düşünüyorsunuz?

Arif Sağ: Şimdi tabi o belki çok doğru bir laf ama şöyle bir şey daha var. Aradan zaman geçmiş, filmli çekimler bitmiş, o eski fotoğraflar dünyadan kalkmış. Şimdi sen bana de ki “Yok kardeşim, ben eski fotoğrafları çekeceğim, benim eski makinelerim var.”

Nihan Özgen: Ama yapanlar var hala...

Arif Sağ: Tek tük proje çalışanları saymıyorum. Sabit fikrinde ısrar edenler için konuşuyorum. Yani sen hala ben arabaya binmem, faytona bineceğim diyorsun.

Sanatçı aynı zamanda evrimleşmesini bilecek. Sanatçı tutucu olamaz, gerici olamaz! Tutuculuğun başladığı noktada kusura bakma hiç kimseye sanatçı demem. Sanatçı olma sebebin bu.

Adem Meleke: Hatta öncü olması lazım, değil mi?

Arif Sağ: Tabi ki! Yani çağ almış başını gitmiş. Sanayi almış başını gitmiş, hala daha biz kağnı arabasıyla gidiyoruz. Yok böyle bir şey, bunlarla bir yere varılmaz.

Bir ara filmleri alıyorduk, masanın üzerine koyup rötuş yapıyorduk. Ben rötuş da çok yaptım, fotoğrafa ilgim olduğu için... Fotoğrafı filme çekiyorsun, sonra rötuş yapıyorsun. Ona tuka kaka demiyorsun. Buna niye diyorsun, bu da aynı!

Diyelim ki bağlamanın üzerindeki teller çelik değil. İcat etmişler, İsveç çeliği oturmuşlar, dünyanın en iyi telini yapmışlar. Ben de inatlaşıyorum “Ben çelik tel takmam, bağırsak tel takarım” diye. Bağırsak takıldığı zaman, çelik tel icat edilmemişti. O yüzden bağırsak tel takıyordun.

Nihan Özgen: Çare buluyordun yani.

Arif Sağ: Evet ama şimdi bulunmuş sen hala çelik telden çıkan ses benim hoşuma gitmiyor, ben bağırsağa devam edeceğim! Buna ben sanatçı diyemem. Bu tutucu, bağnaz bir anlayıştır.

Mesela fotoğraf çekerken ne yapıyoruz? Gideceğimiz yeri araştırıyoruz. Güneş nereden, ne zaman doğuyor, ne zamana kadar nereye gidiyor… Ertesi gün gidip fotoğrafı çekeceğiz. Ertesi gün gittik bulutlar var, güneş yok, ne yapacağız? (Gülüyor)

Kdz Ereğlisi

Nihan Özgen: Yapacak bir şey yok, şans! Sonraki günü bekleyeceksiniz.

Arif Sağ: Hayır, olduğu gibi çekeceğiz.

Nihan Özgen: Olduğu gibi çekeceksiniz derken? Müdahale etmeyeceksiniz yani?

Arif Sağ: Etmeyeceğiz tabi. Güneş güzeldir, fotoğrafı açar ama bazı yerlerde parlatır, patlar. Nasıl flaş parlatıyorsa güneş de öyle. Karanlığı açabiliyorsun ama parlayanı yok edemiyorsun. Dolayısıyla sen karanlık çek, açarsın. Ama parlayan fotoğraf yanıktır, onu iyileştiremezsin.

Büyükçekmece

Adem Meleke: Peki, fotoğrafçılığı bir sanat dalı olarak görüyor musunuz?

Arif Sağ: Görmez olur muyum? Yani şimdi Ara Güler’in bir lafı var, ne ile çektiğin önemli değil, neyi çektiğin önemli. Fotoğrafçı nerde neyi çekecek, aynı yerde neyi görecek, önemli olan bu. Senle ben aynı yerde, aynı kareyi çekeriz ama benim odak noktam farklı seninki farklıdır.

Adem Meleke: Bu da fotoğrafı sanat yapar mı diyorsunuz?

Arif Sağ: Yapar. Neyi nasıl çektiğin önemli. Mesela bak bu çiçek ama burada dikenler dikkati çekiyor. Yani sevimlilikten ziyade korku salıyor, farkında mısınız? Yani bunu eğer ben anlayamıyorsam niye çekeyim?

Sos Köyü

Adem Meleke: Hırs kelimesinin bu çiçekten geldiğini biliyorsunuzdur hocam. Çölde develer bu Harese adlı çiçeği çok sever. Sevme nedeni, dikenlerin ağzını kanatmasıyla gelen kan tadı. O kanı emmeye devam ederler ve kendi kanlarında boğulur ölürler. İşte hırs kelimesi de oradan gelir. Hırs insanı kendi kanında boğar.

Arif Sağ: Evet, ilginç bir bilgi. Bu üstteki sarı yeri at, her yerde rastlayacağın bir sarı çiçek oluyor.

Adem Meleke: Hocam peki türkü tadında fotoğraf deyince ne geliyor aklınıza? Az önce kavaklar örneğini mizahi verdiniz ama daha duygusal düşününce nasıl olur? Biz fotoğrafçı olarak sizin türküleriniz tadında ne yapabiliriz?

Arif Sağ: Çanakkale içinde aynalı çarşı diye başla, sonra Çanakkale hikâyesini otur kendine göre yorumla. Orada dev bir fotoğraf çıkacak karşına, yani makinenin çekmediği, hiç uğraş vermediğin hayali bir fotoğrafla karşı karşıya kalacaksın. Eğer türkülerle fotoğraf oluşturmak istiyorsan, o hayalinde görmüş olduğun fotoğrafı hayata geçirmekle işe başlamalısın. Çanakkale içinde aynalı çarşı ile başlamak lazım. O türküyü niye söyledi insanlar? Ben o türküyü söyleyerek nedenini anlatabiliyorum. Senin de onu fotoğrafla anlatman lazım.

Adrasan

Adem Meleke: Zihninizde çekiyorsunuz fotoğrafı.

Arif Sağ: Tabi evet. Ben nasıl türküyü söylediğim zaman sen Çanakkale’yi hatırlıyorsun, o çekmiş olduğun fotoğrafları bana izlettiğin zaman benim de Çanakkale’yi hatırlamam lazım.

Nihan Özgen: Çünkü sadece duygu yaşıyor. TV’de müzik programlarında diyorlar ya hani “Duyguyu bize veremedin” diye. Orada hiçbiri müzik üstadı değil aslında duygu üzerinden yürüyorlar.

Romanya

Arif Sağ: Evet ama sanatın yozlaşması da orda başlıyor. Yani müzik dünyasında olmayan insanları oraya oturtursan...

Adem Meleke: Teknik olarak yeterli olmayan diyorsunuz... Fotoğrafa da bağlayacağım bunu. Ruh mutlaka olmalı ama işin teknik yanı da önemli. Siz işin teknik yanını bilerek çekiyorsunuz.

Arif Sağ: Ben sanatçıyım, sanatın birçok dalıyla yakından ilgiliyim. Yaşadığım şeyi yaşatmak istiyorum birilerine. Sanat orada başlıyor. Öbür türlü küçük çocuğun eline de makine ver, gitsin sana günde bin tane fotoğraf çeksin. Hatta şimdi telefonlar çıktı. Ama bu teknoloji kafadan oynuyor fotoğrafla, sana bir şey kalmıyor.

Amerika

Adem Meleke: Yapay zeka işin ruhunu bozuyor, sayısal bir şey haline getiriyor.

Arif Sağ: Tabi, senin düşündüğün şeyi yapmıyor, anlatabildim mi? Teknoloji insana o kadar çok şey sunmuş ki! Çek, sonra ne istiyorsan o. Biraz önce söylediğim gibi filme rötuş yapıyorsan dijital rötuş da yapabilirsin.

Adem Meleke: Bir fotoğrafınıza baktığımızda musikimizi, edebiyatımızı, geçmişimizi görüyoruz. Çektiğiniz bir fotoğrafa bu birikimle mi bakıyorsunuz?

Arif Sağ: Tabi öyle. Fotoğraf çektin, o fotoğraf o anda edebiyatla mı, müzikle mi, sinemayla mı birleşti? Şimdi mesela son zamanlarda sinemada ellerine kılları, tüyleri yapıştıran, kendine kaş göz yapıp hiç benzeri bulunmayan çirkin adamlar görüntüsüne girerek film yapıyorlar. Türk sinemasını o noktaya getirdiler. Yani Allah aşkına var mı benzeri? Şimdi bakın Kemal Sunal’ın yaptığının benzerleri var, bu ülkede Şaban’a çok rastlarsınız. E Recep İvedik gibi bir adam, böyle kaçkın yok halkımız arasında.

Amerika

Nihan Özgen: Yani varsa da belki bir tane iki tane.

Arif Sağ: Ben hiç görmedim. Ben Türkiye’yi elli kere katladım, böyle bir şey yok. Sinemaya demek ki öyle kaba bir gözle bakıyor birileri. Bir ara rahmetli Yılmaz’ın ölümünden sonra birtakım oyuncular boyunlarını bükerek film çevirmeye başladılar. Ama sonuçta hiçbiri o boşluğu dolduramadı, Yılmaz olamadılar. Boynun eğri olması Yılmaz olduğun anlamına gelmiyor. Yılmaz Güney boynunu bükmüyordu ki onun fiziksel özelliğiydi bu. Yani sonuçta öyle bir noktaya geldi ki sinema giderek anlamını yitirmeye başladı, monotonlaştı. Zaten tiyatro da bitti. 81 milyonluk Türkiye’de tiyatrocu sayısını saydığın zaman yok gibi. Aynı şeyi fotoğrafçılığa getirelim. Bana kaç tane fotoğrafçı sayabilirsiniz Türkiye’de?

Almanya

Adem Meleke: Evet maalesef ortaya ciddi manada bir şey koymuş çok az insan var.

Arif Sağ: Üstelik teknolojinin bu kadar gelişmesine rağmen!

Adem Meleke: Bu sanatın genel probleminin sanata yansıması mı sizce, yoksa fotoğrafçıların özel bir sorunu var mı?

Almanya

Arif Sağ: Özel bir sorunu var mı bilemem. Ama sanatın genel yansıması bu. Bu müziğe yansımış. Bir zamanlar herkesin evinde bir pikap vardı, şimdi var mı pikap? O pikaplar bitti. İğnesini bile bulamazsınız. Onun yerini bir baktık kaset aldı, belli bir zaman sonra CD aldı, o da bitti. Şimdi şu kadar bir aleti alıyor kırk bin tane şey dolduruyoruz. Sonra takıyorsun arabanın radyosuna, günlerce çalıyor (gülüyor). Biz eskiden giriyorduk stüdyoya, iki eser için çalışıyorduk. Sonra bunu 12’ye, kasetle 16’ya, 18’e çıkarttılar. Yani iki eser çalışmayla, on altı eser çalışmanın arasındaki kalite farkını düşünebiliyor musunuz? Onun için dikkat edin dinlediğiniz müziğin ciddi anlamda kalitesi düştü. Şu anda piyasadaki müzikleri ben dinleyemiyorum. Açık söyleyeyim. Rezil kepaze bir durum!

Dahası, bir tarafta milyonlar harcanmış bir stüdyo, bir tarafta evindeki bilgisayar… Bir onu dinliyorsun, bir de stüdyodaki kaydı dinliyorsun, arada uçurum var. Türkiye’de teknik kulak da gelişmediği için ev stüdyosunda yaptığı parçayı sürüyor piyasaya, en çok o satıyor.

Nihan Özgen: Ama bunun alıcısı var, şimdi bunu yapana kızıyoruz ama asıl diğerine kızmak lazım bunu nasıl dinliyorsun diye.

Sos Köyü

Arif Sağ: Doğru. İvedik’ten geldik buraya. Salkım salkım insanlar İvedik’e gitmeseler, o da 6’yı çekmezdi (gülüyor). İşleri hep para kazanmaya dayandırıyoruz. Yahu para kazanmanın o kadar çok yolu var ki niye sanatı kullanıyorsun? Örneğin gidip piyanoyla bir yerde soytarılık yapacağına bırak onu da Fazıl çalsın ya!

Adem Meleke: Sanat yapmak isteyen adamın para kazanmakla derdi olmamalı.

Arif Sağ: Olsa bile sanat yapma yolunda ne ise odur. Orada sana tonla ücret vermezler. Ben size desem ki Arif Sağ gecede ne paralar alıyor, inanmazsınız. Arif Sağ’a o parayı neden versinler? Bir iki genç çıkacak, oradakileri bağırttıracak, belediye de parayı onlara verecek, hikâye o. Yani öyle rakamlar var ki bir gecede 2 milyon TL alıyor birisi. Bir gecede 2 bin TL’nin pazarlığını yapıyor diğeri. Yani birine bir gecede 2 bin vermiyorlar, birine bir gecede 2 milyonu yalvararak veriyorlar. Bu sıkıntıları bir tarafa atmanın mücadelesi sanatçıların elinde. Sanatçı şunu yapmayacak, 3 kuruş fazla veriyorlarsa ben onların dediği gibi bir şey yapayım dediğin an her şey biter. Bizim yıllar önce devlet sanatçısı ödülünü almadığımız gibi!

Sos Köyü

Adem Meleke: Merak ettiğim bir konuydu…

Arif Sağ: Almadım. Çünkü ben zaten halk sanatçısıyım.

Adem Meleke: Bu karar o günkü hükümetle alakalı değil, değil mi?

Arif Sağ: Değil. Süreklidir bu. Hiçbir hükümet beni devlet sanatçısı yapamaz.

Almanya

Nihan Özgen: Fotoğraf için gezdiğiniz zamanlar oldu mu?

Arif Sağ: Ben pek o işe girmedim, bir tek Garipçe’ye, bir de Afyon’a gittim özel olarak. Onun dışında neyi nerede yakaladıysam onu çektim. Mesela uçaktan çektiğim fotoğraflar da var.

Arguvan

Adem Meleke: Zaten drone çıktı mertlik bozuldu (gülüyorlar).

Arif Sağ: Yeni bir makine gösterdiler. Müthiş zoom yapıyor. Buradan karşıdaki ormana bakıyor, o köşedeki ağacın üzerindeki sineği zoomluyor. Böyle bir şey olamaz. Düşün şimdi fotoğrafçılık nereye taşınmış.

Nihan Özgen: O zaman artık herkes birbirini izinsiz çeker ama…

Arif Sağ: E çekmiyor mu şu anda?

Nihan Özgen: Çekenler var maalesef!

Sos Köyü

Arif Sağ: Mesela ben MESAM’ın başkanıyım. Telifin en önemli kurumlarından biriyiz. Benim burada binlerce fotoğrafım var. Bunları kimse yayınlayamaz. İstersen şurada oturur bir şiir okursun ama onu kimse yayınlayamaz senden izinsiz. Yoksa sürüm sürüm süründürürsün. Türkiye daha buna alışamadı. Yıllar önce biz telif ile ilgili parlamentoya gittik. O zaman Tayyip Bey başbakandı. Tayyip Bey dedi ki ben parasını veriyorum, kaseti satın alıyorum, siz yine para istiyorsunuz bizden. Aldığınız kaseti ancak evde dinleyebilirsiniz, apartmanın asansöründe bile çalamazsınız.

Evimde dinlerken onun sırtından para kazanmıyorum ki ben! Ama bir ticarethane açmış çalıyorsam o müziği orada ticari olarak kullanıyorum demektir. Onun karşılığını ödemen lazım.

Bizim bir mahkememiz oldu. Adam itiraz etmiş: İşletmemizde ayakkabı satıyoruz, müzik satmıyoruz. Karar da öyle çıkmış. Ben de dedim ki tamam doğru söylüyorsunuz, burada müzik satılmıyor, burada elektrik de satılmıyor ama elektrik parası veriyorsunuz. Su satılmıyor ama su parası da ödüyorsunuz (gülüyor). Düşünebiliyor musun burada müziği çalıyor ama ben müzik satmıyorum ki diyor. İyi de ayakkabıyı satarken adama müzik dinletip gönlünü hoş ediyorsun, adam da o güzel hizmetten dolayı belki satın alıyor.

Altınoluk

Nihan Özgen: Radyolar müzik yayınlarken telif ödüyorlar mı?

Arif Sağ: Biz kurum olarak alıyoruz. Şimdi diyelim ki MESAM’ın koruması altında 10 milyona yakın eser var. 160 ülkenin eserleri bunlar. Bunların hepsi bizim korumamız altında. Örneğin İngiltere’deki merkez nasıl bizim eserlerimizi koruyorsa biz de onların eserlerini koruyoruz.

Nihan Özgen: İnsanlar açıp Youtube’ta çalıyor bir şeyler ama…

Arif Sağ: Youtube ödüyor parayı. Şimdi Youtube bedava yayınladığı eserleri reklamlardan geriye çeviriyor, biz de o parayı Youtube’dan alıyoruz. Yani biz Youtube’a imza vermezsek Youtube o eserleri yayınlayamaz.

Didim

Nihan Özgen: Youtube MESAM’la iletişime mi geçiyor?

Arif Sağ: Geçmek zorunda! İngiltere’de, Amerika’da, Fransa’da, Almanya’da benzer kurumlar var. Dünyanın en büyük koruma kurumlarından birisi GEMA ile işbirliği içindeyiz. Almanya’da benim haklarımı GEMA koruyor. Burada da ben GEMA’nın haklarını koruyorum. Yani kaçak yok. Diyelim ki telefondan müzik dinliyorsunuz. Zannetmeyin ki onları bedava dinliyorsunuz. Biz onların paralarını alıyoruz. Hele dijital yayında… Tıklama ile hemen hangi eser çalınıyorsa o eserin sahibinin hanesine yazıyor.

Nihan Özgen: O kadar anonim var ki! Mesela ben sizin şarkınızı aldım koydum kayıt olarak. Bunun kimin olduğunu nasıl belirliyor Youtube?

Arif Sağ: Şimdi orası karışık. Anonim ne? Anonimin adı konulamamış. Sahipsiz eserlermiş gibi gösteriliyor. Anonimlerin hepsinin sahibi vardır, sahibinin ölümünden sonra 73 yıl boyunca sahibinin ve akrabalarının malı olarak durur. 73 yıl sonra anonimleşir. Sadece manevi yönden eser sahibi veya akrabalarının hakları var, ekonomik yönden hakları kalkıyor.

Urfa

Nihan Özgen: Halka mı mâl oluyor?

Arif Sağ: Evet ama sahibi ortada. Örneğin Ara Güler’in ölümünden 73 sene sonra fotoğrafları halka mâl olacak. Ama Ara Güler’i Ara Güler yapan şey ne? Kendisidir. Siz çektiğiniz fotoğraf olmalısınız, çektiğiniz fotoğraf siz olmalı.

Adem Meleke: Az önce söylediniz ya… “Çirkin insan yoktur.” Ben bunu yazdım bir kenara. Bizim dergimizin amacı da bu.

Arif Sağ: Okuduğunuz kitapla, gezdiğiniz yerle, ahlakınızla, insana bakışınızla o kişi oluyorsunuz. Hayat böyle işte!

 Londra

Etiketler: kültür, sanat, fotoğraf

Yazdır e-Posta