Türkiye'nin en genç fotoğraf dergisi

ETİYOPYA
Makale

ETİYOPYA

OMO VADİSİ’NDE BAŞKA BİR DÜNYAYA YOLCULUK

UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde bulunan Omo Vadisi, özellikle 450 metre rakımlı Aşağı Omo Vadisi, modern dünyadan kopuk olarak yaşayan, kendilerine özgü geleneklere sahip farklı kabilelerin yaşadığı bambaşka bir dünya. Yaklaşık üç milyon yıl önce yaşamış olan atalarımızın da evi olan vadi, maalesef “medeniyet” denilen canavarın tehdidi altında. Omo Nehri üzerinde yapılan ve 2018 yılında tam olarak faaliyete geçeceği söylenen hidroelektrik Gibe III Barajı, bölgenin ekosistemini tahrip ederek, hızla sonunu getirecek. Baraj nehrin taşmasını önleyecek elbette ama aynı zamanda kabilelerin taşkından sonra oluşan verimli topraklarda yaptığı küçük ölçekli tarımı da bitirecek. Dolayısıyla bu kadim kültürler yok olup gidecek. Omo Vadisi’nde dolaşırken, doğayla uyum içinde yaşayan yoksul kabileler mi, yoksa doğayı kontrol etmeye çalışan “modern” dünyanın varsıl insanları mı daha mutlu diye sık sık düşündüm... Geçen sayıda Nechisar Ulusal Parkı’ndan Konso’ya doğru yola çıkmıştık, şimdi devam ediyoruz!

 

Yazı ve Fotoğraflar: Prof. Dr. Sevgin AKIŞ RONEY

 

Konso: Omo Vadisi’ne açılan geçit

 

Etiyopya’nın güneybatısında bulunan Omo Vadisi’ne hayat veren Omo Nehri, ülkenin orta kesimindeki yüksek dağlardan başlayarak, 760 kilometre boyunca ilerleyip, Kenya’daki Turkana Gölü’ne dökülüyor. Vadinin başlangıcındaki Konso’ya (Karat diye de biliniyormuş) geldiğimizde karanlık çökmüştü. Sagan Nehri kıyısındaki bu küçük kasaba adını bölgede yaşayan Konso kabilelerinden almış. Sabah kahvaltısı sırasında ilk dikkatimi çeken, Konsolu kadınların kenarları fırfırlı eteklerinin, tıpkı kaldığımız yuvarlak kulübelerin sazdan damları gibi iki katlı olmasıydı. Kahvaltının ardından civardaki Konso köylerinden birine gittik. Yol boyu, kollarını havaya kaldırmış, ellerini “delisin” anlamında çevirerek, aynı anda kırmış oldukları dizlerini birbirine vuran Konsolu delikanlıları gördük. Yerel danslarını sergileyerek para kazanmaya çalışıyorlardı.

Bir yamacın üzerinde yer alan köyde, erozyonu önlemek için taştan yapılmış setlerle oluşturulmuş iyi bir teraslama sistemi vardı. Köyün evleri ve bir labirente benzeyen dar yolları da sağlı sollu taş duvarlarla örülmüştü. Konso kültürünün bir parçası olan taş duvarlı setlerin oluşturduğu peyzajın UNESCO tarafından korumaya alındığını öğrendik. Tarımla uğraşan Konsoların ana ürünü “sorgum” imiş. Peşimize takılan çocuklarla birlikte köy meydanına geldik. Meydanda birbirlerine bağlanmış uzun kütükler vardı. Köy kurulduğundan bu yana, on sekiz yıla denk gelen her kuşak için bir kütük dikilirmiş. Köylerin yaşını saptamak için iyi bir yöntem! Meydanın bir kenarında duran iri bir taşı işaret eden rehberimizin söylediğine göre, genç erkekler taşı omuz hizasına kadar kaldırıp başlarının üstünden geriye atabilirlerse, artık evliliğe hazır oldukları anlaşılırmış. Yeni doğum yapan kadının eşi ise üç yıllığına evden ayrılarak, köyün girişinde güvenlik amacıyla yapılan ve ergenlikten evlenene kadar kendi evlerinden uzak olması gereken genç erkeklerin yaşadığı, bir çeşit halk evine gidiyormuş. Bence hayli ilginç bir nüfus kontrol yöntemi! Bir köy evinin bahçesinde gördüğümüz mezarların üzerine diktikleri tahtadan oyma “waga” denilen heykeller ise birer sanat eseriydi. “Faranji”ler yani yabancılar bu tahtalara ilgi gösterince, nedense “waga”lar yok olmaya başlamış! Köyden sonra gezdiğimiz Konso Müzesi’nde değişik örneklerini gördüğümüz “waga”ların bol bol fotoğrafını çektim.   

Öğle yemeğinin ardından Weyto Nehri’nin aktığı vadiden geçerek daha güneye doğru yol almaya devam ettik. Bu kez yol kenarında uzun sırıklar üzerinde yürüyen şortlu genç adamlar gördük. Bir tanesi vücudunun üst kısmını ve dizlerini beyaz desenlerle süslemişti. Banna (veya Benna) kabilesinden olduğunu öğrendiğimiz bu genç adamlar da para karşılığında fotoğraf çektiriyorlardı. Elbette hemen durduk! Akşamüstü, iki gece konaklayacağımız, Güney Omo Vadisi’nin idari merkezi Jinka’ya vardık.

 

Jinka’dan Mago Ulusal Parkı’ndaki Mursi Kabilesi’ne      

 

Mago Ulusal Parkı’na yakın bir yerleşim olduğu için tercih ettiğimiz Jinka’dan, sabahleyin parka doğru hareket ettik. Omo Nehri’nin iki kıyısında yer alan park 2,162 km2’lik bir alana yayılmış ve yine Omo Nehri’nin bir kolu olan Mago Nehri’yle bölünmüş. 1979 tarihli parkın kuruluş amacı yaban hayatı korumak değil, vadideki kabileleri göçebelikten vazgeçirerek yerleşik hayata geçirmekmiş. Parkı ziyaret etme sebebimiz burada yaşayan Mursileri görmek olduğundan safari yapmakla ilgili değildik ama bize söylenene göre görülecek fazla hayvan da kalmamış. Park sınırları içinde inşaatı süren şeker fabrikasına yer açmak ve şeker pancarı yetiştirmek için maalesef çok sayıda ağaç kesilmiş. Parkta yaşayan Mursiler ve diğer kabileler de ellerindeki kalaşnikoflarla hayvanları epey bir katletmişler. Ayrıca son elli yıldır yaşanan kuraklık yüzünden Etiyopya’daki ormanların yüzde 95’i yok olunca, filler ve diğer vahşi hayvanların çoğu Kenya ve Tanzanya’ya göç etmişler. Kendisinin de bir parçası olduğu doğayı hoyratça kullanan insanoğlunun aptallığı beni bir kez daha öfkelendirdi.

Mursilere gelince, onları diğer kabilelerden ayıran en önemli özellikleri, kadınların alt dudaklarına taktıkları kilden yapılmış yuvarlak plakalar. Mursi kızlarının küçükken bir diken yardımıyla delinen alt dudaklarına, başlangıçta küçük ama zaman içinde çapı giderek büyüyen plakalar yerleştirilerek güzel görünmeleri sağlanıyormuş! Bu plakaları takmak evlenmeleri için gerekliymiş. Bu arada plaka ne kadar büyük olursa, başlık parası, yani kadının değeri o kadar artıyormuş! Kimi kaynaklara göre, başlangıçta amaç Mursi kadınlarını çirkin göstererek köle tacirlerinin elinden kurtarmakmış. Amaç ne olursa olsun, bu plakaları gündelik hayatta sürekli takmak çok zor olduğundan, şimdilerde sadece kabile törenlerinde ve biz turistlerle fotoğraf çektirip para kazanmak için takıyorlar. Ne düşüneceğimi bilemedim doğrusu!

 

Mursi Kabilesi’nin bedenlerine beyaz süslemeler yapan erkekleri, evlenme yaşına geldiklerini kanıtlamak için Dorzeler’den farklı bir yöntem kullanıyorlarmış. Ellerinde “donga” denilen sopalarla karşı karşıya gelen iki erkeğin, birbirlerini öldürmemek kaydıyla yaptıkları kıyasıya dövüşün sonunda galip gelen, köyün evlenme çağındaki kızlarından birini seçiyormuş. Bozkırın ortasında bir avuç saz kulübeden oluşan köyü gezerken, hem erkek hem de kadın Mursiler’in ortak özelliğinin, vücutlarını keserek yaptıkları, güneşin altında parıldayan kabartma dövmeler olduğunu gördüm. Köyden dönerken yolda sığırlarını otlatan bir gurup Mursi’yi görünce biraz uzaklarında durduk. Mursiler’in sinirli ve kavgacı olduklarını söyleyen rehberimiz, onların yavaş yavaş bize yaklaşmasını beklememiz gerektiğini söyledi. Ellerinde kalaşnikoflarla gelen bu adamlardan önce epey ürktüm. Ama kısa bir süre sonra birlikte fotoğraf çektirmeyi başardık. Elbette para karşılığında!

 

 

 

Misafirperver Ari Kabilesi, Jinka Müzesi ve Key Afer Pazarı

 

Akşamüstü Mago Ulusal Parkı’nın kuzeyinde yaşayan, bölgenin en eski ve en büyük etnik grubu olan Ariler’i görmek için bir köye gittik. Çok büyük hayvan sürüleri ve bereketli toprakları olan Ariler; sorgum, meyve, kahve ve bal üretimiyle uğraşıyorlarmış. Kadınlar çömlekçilikte iyiymiş ama ben ortalıkta çanak çömlek görmedim. Şehirlere yakın yerlerde yaşayan Ariler, gündelik hayatlarında bizler gibi giyindiğinden, onları geleneksel giysileri içinde görebilmek için uzak köylere gitmek gerekiyormuş.  Köyde çocukların şarkı söyleyip, birbirlerine popolarını vurarak yaptıkları geleneksel dans gösterisi öylesine içtendi ki gözyaşlarımı zor zapt ettim. Bahçede otururken bize sacda pişirdikleri “injera”dan ikram ettiler. Köyden ayrılmadan önce, üzerinde oturduğum yekpare ağaçtan yapılmış, üç ayaklı minik bir tabureyi hatıra olarak satın aldım!

 

Ertesi sabah ilk durağımız, şehri tepeden gören bir mevkideki Jinka Müzesi oldu. Güney Omo Araştırma Merkezi’ne bağlı olan bu küçük müzeye gerçekten epey emek verilmiş. Vadide yaşayan kabilelerin yaşam tarzlarını ve geleneklerini fotoğraf, resim, video ve elişi objelerle anlatan, haritalarla zenginleştirilmiş müzede bir saat kadar vakit geçirdik. Sonra Jinka’dan ayrılıp Turmi’ye giderken,  yolumuzun üstündeki Key Afer’de, perşembe günleri kurulan pazarı gezmek için mola verdik. Bu çok renkli pazarın bir tarafında boncuktan takılar, ahşap oymalar, hediyelik eşyalar satılırken; diğer tarafı hububat, meyve, bal, vb. ürünlere ve keçi, tavuk gibi hayvanlara ayrılmıştı. Ari, Banna, Hamar gibi civardaki kabilelerin geldiği Key Afer pazarında, plastikten rengarenk güneş gözlükleri ve (erkekler dahil!) kafalarında plastik tokalarla dolaşan Tsemay Kabilesi çok ilginçti. Rehberimiz, Tsemay erkeklerinin çok süslü olduğunu söyledi. Pazarda Ariler’den aldığım, kurutulmuş bir balkabağının içinde satılan petek balını halen afiyetle yiyorum!   

Turmi ve Omorate’den geçerek Dassanech Kabilesi’ni ziyaret

 

Öğle yemeğini, iki gece kalacağımız Turmi’deki bungalov türü otelimizin restoranında yedik. Yemeğin ardından, adı “deltanın halkı” anlamına gelen Dassanech kabilesini tanımak için, Kenya sınırına doğru yola çıktık. Giderek çölleşen çevremizde, daha önce Afrika’nın pek çok yerinde gördüğüm dev termit (akkarınca) yuvaları vardı. Kenya ve Sudan sınırına yakın, Omo Nehri’nin doğu yakasında bulunan Omorate diye bir yerleşimde durduk. Köhne bir ofiste tek tek hepimizin pasaportları incelenip, isimlerimiz bir deftere kaydedildi. (Niye ki?) Yeni yapılan bir köprüden Omo Nehri’nin batı yakasına geçtik. Sonunda bir Dassanech köyüne geldik. Dassanechler, Etiyopya ve Kenya sınırının her iki tarafında, Omo Nehri’nin iki kol halinde döküldüğü Turkana Gölü civarında yaşıyorlarmış. Geçim kaynakları sınırlı bir tarım, hayvancılık ve kimi zaman da balıkçılık olan Dassanech Kabilesi’nin özelliği, birbirinden farklı sekiz ana klandan oluşmasıymış. Örneğin Krokodil Klanı’nın erkekleri iyi birer krokodil avcısıymış. Omo Vadisi kabilelerinde yaygın olan kız sünneti, Dassanech insanları için de geçerliymiş. Hem erkek hem de kadınların sünnet edildiği Dassanechler’de sünnet edilmeyen kızlar asla evlenemiyorlarmış. Renkli boncuklardan yapılmış takıları, özellikle boyunlarına kat kat doladıkları kolyeleriyle gayet süslü olan kadınlar, kol kola girip daire şeklinde dizilerek, bizim için dans ettiler. İşleri biter bitmez de yerde sergiledikleri boncuktan takıları pazarlama faaliyetine giriştiler! Bu arada belirteyim, gazoz kapaklarından yaptıkları saç süslemeleri çok ilginçti.    

 

 

Kabile ziyaretlerine devam: Kara ve Hamar etnik grupları

 

Ertesi sabah ilk önce, Omo Nehri’ni kuşbakışı gören bir tepenin üzerindeki köyde yaşayan bir Kara (veya Karo) kabilesini görmeye gittik. Nehrin doğu yakasında yaşayan Karalar diğerlerine göre en az nüfusa sahip kabilelerden biriymiş. Söylenceye göre, uzun zaman önce Ariler’in bir parçası olan Karalar, bölgedeki kuraklık nedeniyle sığırlarına içirecek su bulmakta güçlük çekiyorlarmış. Bir gün sürüden ayrılan bir sığırın döndüğünde susuzluğunu giderdiğini anlamışlar. Hayvan bir süre sonra yine sürüyü terk edince bu kez kabileden bir iki kişi peşine düşmüş ve böylece Omo Nehri’ne ulaşmışlar. Dönüp durumu anlattıklarında, aralarından bir grup bölgeden ayrılarak Omo kıyılarına yerleşmeye karar vermiş. O günden sonra bu insanlara “balık yiyenler” anlamına Kara demişler. Kara erkeklerinin (şimdilerde turistler için kadınların da) yüzlerini boyarken, Afrika hindisine (beç tavuğu) öykünerek yaptıkları beyaz noktaları çok sevdim... Köyün tepesinden Omo Nehri’ne bakarken, aşağıdaki ovada (nehrin diğer kıyısından farklı olarak) hiç ağaç olmadığını fark ettim. Meğer bir Türk firması pamuk yetiştirmek için bu araziyi kiralayıp bütün ağaçları kesmiş. Etiyopya hükumetiyle anlaşmazlığa düşünce de terk edip gitmiş. İçim cız etti.

 

Öğle yemeğinden sonra görmeye gittiğimiz Hamar (veya Hamer) Kabilesi, kadınlarının güzelliğiyle tanınıyormuş. Kadınlar “zebu” dedikleri sığırların hörgücünden elde ettikleri yağı, kil ve kırmızı renkli toprakla karıştırarak, özenle ördükleri saçlarına sürüyorlarmış. Kiremit rengi saçları, deniz kabuklarıyla süsledikleri keçi derisinden etekleri, rengarenk boncuklardan yaptıkları takıları ile kadınlar çok şıklardı gerçekten. (Denizi olmayan bir ülkede deniz kabuklarını nerden buluyorlar diye sorarsanız, elbette komşu ülke Kenya’dan!) Kimi kadınların boynunda gördüğüm metal kolyeler ise evli kadınların ayırt edici özelliğiymiş. İlk eş ön kısmında bir çıkıntı olan metal ve deri karışımı bir kolye takıyor ve ömür boyu hiç çıkarmıyormuş. (Aklıma Bekir Yıldız’ın “Halkalı Köle” kitabı geldi nedense!) İkinci ve üçüncü eşler sadece metal kolye takıyormuş. Bekar kızlar ise evlenene dek saçlarını uzatamadıkları gibi,  sadece boncuk kolyelerle yetinmek zorundaymış. Bu arada erkeklerin de kadınlarla aynı yöntemi kullanarak kafalarını süslediklerini belirteyim. Köyün şefi olan adam da saçlarını üç ayrı renge boyayıp, tepesine de bir tüy dikmişti. Bir hayvanı avladığının ve dolayısıyla cesaretinin simgesiymiş kafadaki tüy! 

Hamarlar’ın, turistlerin görmek için can attığı, “Ukuli Bula” törenine denk gelemedik maalesef. “Ukili Bula”, yani boğadan atlama töreni, erkeklerin evlilik yaşına geldiklerini kanıtladıkları bir törenmiş. Köy halkı tarafından kafa ve kuyrukları tutularak kıpırdamamalarına çalışılan, yan yana sıralanmış yaklaşık sekiz boğanın üstünden çırılçıplak atlayan (daha doğrusu düşmeden yürüyen) genç erkek, ergenlikten yetişkinliğe geçtiğini ispatlıyormuş. “Maza” unvanını kazanan genç erkekler kafalarına boncuktan örme bir bant ve tüy takıyorlarmış. Gencin ailesi, akrabaları ve yakın arkadaşlarının katıldığı bu törende, genç kızlar bir grup halinde şarkı söyleyip dans ederek beğendikleri “maza”ların önüne gelince, bu genç erkekler tarafından kırbaçlanıyorlarmış. Genç kızların aşklarını kanıtlamak için kırbaçlanmaya gönüllü olduklarını duyunca, kimi gelenekleri anlamamın mümkün olmadığını düşündüm. Tıpkı bu kabilelerde hala devam eden ve kadınlığa ilk adım olarak görülen kız sünnetini anlayamadığım gibi...

 

(İlgilenenlere küçük bir not: Vadideki kimi kabileler aynı gelenekleri paylaşıyorlarmış. Örneğin, Banna kadınlarının saçları, Hammar kadınlarınınki gibi kiremit renkli ama daha kısaymış. Onlarda da boğadan atlama töreni varmış.)  

 

Dimeka Pazarı ve Arba Minch üzerinden Addis Ababa’ya doğru dönüş

 

Sabahleyin Turmi’den ayrılıp Arba Minch’e doğru dönüşe geçtik. Kısa bir süre sonra Dimeka adlı minicik bir kasabada cumartesi günleri kurulan pazarı görmek için durduk. Ağırlıklı olarak Hamar ve Banna kabilelerinin ürünlerini satmak için veya takas etmeye getirdiği meydan yeni yeni canlanıyordu.  Kabileleri gezerken gördüğüm, insanların uzun yürüyüşler sırasında yorulunca hem oturmak hem de uzanıp başlarını koymak için ellerinde taşıdıkları, tahtadan oyma “birkuta”lar satan bir yerliye yanaştım ama pazarlıkta anlaşamadık. (Bir iki saat sonra mola verdiğimiz bir yerden “birkuta”mı aldım!) Konso’ya doğru ilerlerken, rehberimiz boğa atlama töreni izleyemediğimiz için hayıflanan bizlere bir jest olarak, bir motosikletle “Ukili Bula”ya giden üç kişiyi durdurdu. En azından onları fotoğraflayabildiğimiz için yüzlerimiz azıcık güldü! Öğle yemeğini Konso’da yiyip, akşamüzeri Arba Minch’de daha önce konakladığımız yere vardık.

 

Ertesi sabah tekrar yoldaydık. Yol boyunca yine sık sık hayvan sürüleri görüp yavaşladık. Sarı su bidonları taşıyan kadınları ve eşekleri gördük. Bizim saksıda görmeye alıştığımız çöl gülleri (adenium), doğanın içinde coşup kocaman olmuşlardı. Addis Ababa’ya yaklaştıkça “giyinik” insanların sayısı da artmaya başladı. Eh, ne de olsa başkente ve “medeniyet”e dönüyorduk! Addise’e oldukça yakın bir konumdaki Tiya arkeolojik sit alanında son molamızı verdik. UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alan ve 32’sinin üzerinde değişik figürlerin oyulmuş olduğu, toplam 36 adet dikilitaşın yaşı tam olarak bilinmiyormuş. Bilinen, buranın bir mezarlık olduğu imiş... Etiyopya’daki son gecemizde yerel dans gösterilerinin yapıldığı, müzikli ve yemekli tipik bir turistik mekana gittik. Yemekler vasat ama gösteri çok hoştu.

Amesegenalew” Etiyopya!                  

 

Gece yarısından sonra havalanan uçakla Etiyopya’dan ayrıldık. Buraya gelirken kadim bir ülkeyi göreceğimi biliyordum. Fakat (hem coğrafi hem de kültürel olarak) bu denli zengin bir mozaikle karşılaşacağımı doğrusu düşünmemiştim. Uçağın penceresinden aşağıya bakarken, bana beklediğimden çok daha fazlasını sunan bu güzel ülkeye teşekkür ettim: Amesegenalew Etiyopya!      

 

 

Yazdır e-Posta